Huawei’de Yedi Yıl

Herkese Merhaba! 👋

Blog yazılarımı yazarken bugün çok önemli bir eksiklik fark ettim, Almanya yolculuğu, burdaki deneyimlerimiz yaşadıklarımız tabi ki çok önemli fakat hikayenin başlangıcından hiç bahsetmedim henüz. Bu sebeple böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Belki de sıfır noktası olarak bu yazıyı hazırlamak, sonraki konularda da daha anlaşılır olabilmek adına faydalı olacaktır.

Beklenmedik Bir Mülakat

2014 yılında İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği bölümü’nden mezun olduktan sonra, hemen iş arayışına girdim. Tabi ki birçok yeni mezun arkadaşımızın da deneyimlediği gibi, çok stresli bir süreçti. Üniversite hayatım ve stajlarım boyunca da genellikle telekom ve haberleşme teknolojileri üzerine yoğunlaştığım için mezun olduktan sonra hemen network, radyo access, planlama, optmizasyon kelimelerini içeren tüm ilanlara başvurdum.

Malesef görüşme daveti dahi alamadan üçüncü aya giriyordum ki, bir akşam çok bunalıp Kariyer.net üzerinde gördüğüm deneyimli/deneyimsiz haberleşme veya değil alanımla ilgili olabilecek bütün ilanlara başvurdum. İşte tam da bu sırada kader ağlarını ördü ve Huawei Türkiye Ar Ge Mühendisliği Yeni Mezun C++ Yazılım Mühendisi ilanına da başvurmuş bulundum, ve maalesef aslında C++ hakkında hiç bilgi sahibi olmadan.

Takip eden hafta, “0 216” alan koduyla bir numara arayınca çok heyecalandım. Telefon görüşmesi esnasında o kadar heyecanlandım ki sadece “Huawei” ve “C++” kelimelerini seçebildim konuşmada. Lokasyonu da anlayamadığım için konuşma sonrasında alan kodundan şirketin nerede olduğunu araştırmıştım. Hatırlayınca komik geliyor insana.

Tabi bu mutluluk, mülakat davet mailinin gelmesiyle yerini endişeye bıraktı. Davet mailinde “C++ Yazılım Mühendisi” pozisyonunu görünce, aklıma hemen geçen hafta yaptığım toplu başvuru gelmişti. Tabi küçük bir pişmanlık yaşasam da bir yandan da en azından deneyeceğim diye kendimi avutuyordum. Okulda gördüğümüz C dersi beni nereye kadar götürürse artık hayırlısı diye düşündüm. Tabi tedbiri de elden bırakmamak için internette önerilen küçük bir C++ kitabını yazıcıdan çıktı aldım ve İstanbul’a doğru yola koyuldum.

İstanbul yolculuğu boyunca başladım kitaptan C++’a çalışmaya. Tabi evdeki hesap çarşıya uymadı. Henüz Object Oriented kısmına gelmiştim ki yolculuk bitti. Yani sadece syntaxları biraz öğrenebilmiş oldum ki sadece kitabı okduğumu ve hiç el pratiğim olmadığını da düşünürsek, elde var sıfır.

Mülakat günü, bir yeni mezun olarak okuldaki derslerden hatırladığım kadarıyla telekom bilgimi, bitirme projemi aktarmaya çalıştım. C ile ilgili bildiğim kısımlardan da programlama sorularını ve algoritmayı cevapladım. Tabi ki C++ ile ilgili herhangi bir cevap verebilmem mümkün olmadı.

Mülakat sonunda büyük bir hayal kırıklığı ile memlekete dönmek üzere biletimi aldım kara kara düşünerek yolculuğu tamamladım. Otogarda otobüsten indiğimde teknik görüşmeyi geçtiğimi bildirmek için aramaları ile büyük bir süpriz yaşadım.

Sonrasında teknik olmayan görüşmeleri de geçip, teklifi aldım . Seneler sonra, o gün görüşmeyi yapan yöneticim ile aynı basketbol takımında mücadele etme şansını yakalamıştım. O mülakatı şöyle anlatmıştı: “Ya baktım soruları bilemiyor ama bir ışık var, bir istek var. Dedim alalım bu arkadaşı.” Sonra da şunu eklemişti bana bakıp gülerek: “İyi ki de alalım demişim.”

Hayatım boyunca unutamayacağım bir anıdır bu sözleri duymak benim için. Seneler sonra kendim de iş görüşmeleri yapmaya başladığımda hep o konuşmayı hatırlarım, bazen istemek ve istediğini de karşıya geçirebilmek soruları doğru cevaplamaktan önemli olabiliyor. Böylece, mezun olduğumda hiç aklımda olmayan yazılım alanına da girişim biraz şans ve biraz da bu şansı doğru değerlendirmek ile başlamış oldu.

ilk gün
Huawei’deki ilk günlerimden bir fotoğraf, 2014 Eylül

Bir geri dönüş hikayesi

İşe başlayınca herşey bitmiyor tabi ki. Tam tersine herşey yeni başlıyor. C++ hiç bilmediğim bir yazılım dili olduğu için mümkün olan her fırsatta eksiklerimi kapatmaya çalışıyorum. Bir yandan da benden beklenilen bir eğitim planı var ve bu plan doğrultusunda da çalışmak gerekiyor. Yine stresli ve yoğun bir döneme girmiş oldum aslında.

Her şirketin yasal olarak (süresi değişiklik gösterse de yurt dışında da aynı) bir deneme süreci oluyor. Bu süre boyunca siz de şirketten herhangi bir ihbar süresi olmadan ayrılabilirsiniz, ya da şirketiniz de sizle olan sözleşmesini sonlandırabilir.

Huawei bu süreci çok oturmuş bir sistem ile işletiyor. Bunun adı da “Probation Period”. İşe başladığınız an takımınızdaki deneyimli arkadaşlardan size bir “tutor” atanıyor. Yani sizin direk yöneticiniz olmasa da şirkete adaptasyonunuz yaşadığınız teknik veya teknik olmayan sorunlar için bir yol gösterici. Sonrasında da 2 aylık bir eğitim planı üzerinden ilerleyip sürecin sonunda da bir sunum gerçekleştiriyorsunuz. Sürecin sonucuna göre probation’ı geçebilirsiniz ya da sözleşmeniz sonlandırılabilir.

İşe başladığım andan itibaren çok deneyimli bir abimiz, tutorum olarak belirlenmişti. Tabi haliyle bir de çok kapsamlı 2 aylık bir eğitim planı belirlendi. Eğitim planı, temel olarak, tamamlamam gereken eğitimler, bazı sınavlar ve 2 ayın sonunda tamamlamam gereken bir projeden oluşuyordu. Bu süreçte beni en çok tedirgin eden konu projeydi. Ne kadar çok çaba sarfetsem de, tabi ki Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olmamış, hiç “Object Oriented”, “Veri Yapıları” dersleri görmemiş birinin hemen C++ projesi yapması kolay değil.

Tabi bir de, acaba iki ayın sonunda probationdan kalır mıyım diye de sürekli bir tedirginlik var. İstanbul’da ev tuttuğum, sıfırdan eşya aldığım için bir anda başa dönmek benim için çok kötü bir başlangıç olurdu profesyonel hayata.

Probation’daki kilit konu Proje. Proje, sürecin yarısını kapsıyor ve değerlendirmede de en büyük yüzdeye sahip. Bunu nbildiğim için elimden hgelenin fazlasını yapmaya çalışıyorum. Fakat, uzun uğraşlar sonucu bir noktaya gelsem de bir türlü sonuca ulaşamıyorum. Bir yandan da zaman daralıyor.

Günler hızlıca geçerken, bir anda cuma akşam 17:15 oluverdi saat. Sunum da takip eden pazartesi sabahında. Yani cuma akşamı ne yapabilirsem, pazartesi de onu sunacağım.

Tüm bu süreçte tutorumdan, ekipteki herkesten ne kadar destek alsam da proje henüz hazır değildi. Saat beş gibi tutorum çıkarken yanıma gelip “Nasıl gidiyor?” Diye sorduğunda neredeyse iki gözüm iki çeşme ağlayacaktım.

Biraz hatalardan bahsettim, sonrasında biraz birlikte analiz ettik fakat hataları çözmeye çalıştıkça yeni hatalar çııyordu saat de dokuzu bulmuştu. Tutor’um saatine bakıp, “Benim artık gitmem lazım.” Diyerek çıktı. Tabi ben de artık yenilgiyi kabul ettim ve “Artık ne olursa olsun, en azından yaptıklarımı anlatırım gerisi nasip” demeye başladım. Yine de çabalamaya devam edecektim proje için de.

Aradan 10-15 dakika kadar geçti ve bir anda kat girişinde tutorumu gördüm. Beni o şekilde bırakmak sonradan içine sinmemiş olacak ki, geri dönmüş. Birlikte o gece yarısına kadar sorunu analiz edip çözdük. Kariyerimde asla unutmayacağım anılarımdan biridir bu. Aynı zamanda, benim için de ders niteliğindeydi.

Sonrasında, ayrıldığım güne kadar, tutorum dediğim abimizle birçok projede birlikte keyifle çalıştık. Ondan çok şey öğrendim. Fakat en önemli ders “geri dönüş” hikayesiydi. O gün geriye dönüp yardımcı olmasa, neler olacaktı bilemeyiz ama kesin olan birşey var ki o gece o projeyi aldığım yardımla yaparak ben yazılım alanında ilerleyebilmek için heyecanlandım ve umutlandım.

Hiç bilmediğim bu alandaki ilk başarımdı. Benim için anlamı çok büyüktü. Diğer bir anlamı da aldığım dersti, seneler sonra gerçekleştirdiğim her tutorlukta, ben de aynı onun gibi yeni mezun arkadaşlara destek olmaya ve onlara örnek olmaya çalıştım. Bazen bir demo projeyi tamamlayabilmek, bir kariyere inanmanızı sağlayabiliyor.

Future Star

Probation’ı atlattıktan sonra, gerçek projelerde çalışmaya başlamıştım. Bu süreçte ilk heyecan verici proje Çin’den gelen bir ekiple geliştirdiğimiz bir projeydi. Türkiye ekibinden de ayrı bir ekip oluşturuldu ve Çin’li ekiple bir takım olarak yaklaşık beş ay kadar birlikte çalıştık. Bu süreçte beş ayda on ay kadar çalışmışımdır.Çok şey öğrendiğim ve kendimi çok geliştirdiğim bir proje olmuştu. Bir o kadar da yorucu bir süreçti.

Bu yoğun dönemde beni çok heyecanlandıran bir gelişme oldu. Huawei’de yeni bir ödül ilk defa verilecekti. Aday olunma şekli ile de gerçekten çok eşsizdi. Takım üyelerinin oyları ile ödül alacak kişiler belirleniyordu. O dönemki ekibimiz 16 kişi kadardı.16 kişilik ekibin oyları ile seçilen 3 kişi ödülü alacaktı. Ödülün herhangi bir maddi getirisi yoktu aslında ama beni çok heyecanlandırmıştı. Ödülün ismi de “Future Star”dı. Tabi, isminden gelecek vadeden oyuncu gibi anlaşılsa da aslında deneyim ya da yaş fark etmeksizin herkesin alabileceği bir ödüldü.

Ödül günü geldi çattı, herkes kağıtlara adaylarını ve neden bu kişiyi aday gösterdiklerini yazıyor. Tüm adaylar toplanınca bir kutuya konuyor ve seçim sandığı açılır gibi başlıyor oylar sayılmaya. Şimdi olay zaten heeycanlı iken bir de bizim alışık olduğumuz seçim atmosferine dönünce daha da heyecanlandım. O gün, 16 kişilik ekipten 14 oy ile bu ödülü almıştım. Takip eden 7 yılda bu ödülü 5 kez daha alacaktım ama ilk kez aldığım o gün benim için unutulmaz bir anı olarak kaldı.

ödül
İlk kez aldığım Future Star Ödülü, 2015

İlk İstifa Konuşması

Tabi her kariyerde olduğu gibi benim de inişlerim, çıkışlarım, çok bunaldığım ve pes etme noktasına geldiğim oldu. Dürüst olmak gerekise, Huawei’deki 7 yıllık kariyerimde 4 kere istifa ettim. 3’ünde yöneticilerimle yaptığım görüşmelerden sonra vazgeçtim. Sonuncusunda ise tabi çok daha radikal bir değişiklik olduğu için kararımız netti. Hepsinin detayına girmeden ilkinden biraz bahsedebilirim. Profesyonel hayatın bir gerçeği de iş değiştirmek. Fakat bunun her zaman bu şekilde kalıplandırılabildiğine emin değilim.

Huawei’de ikinci seneme doğru ilerlerken, bana telefon ile ulaşan bir İK ile bir şirketin iş görüşmesi sürecine başlamış olduk. Yoğun bir projede birçok şey öğrenme, ödüller alma, gibi güzel şeylerin yanında tabi ki o dönemler herkesin kariyerinde yaşayacağı ufak tefek sorunları yaşıyordum. Bu sorunlar benim için iş değiştirmeye yetecek itici güç olmasa da mülakat süreçleri ilerledikçe tamamen sorunlar gözümde büyümeye başladı.

Tabi başlangıçta “Bi deneyelim bakalım, ne olacak” diye başlayan süreç, teklifin gelmesi ile çok daha ciddi bir hal almıştı. Hem yeni iş, hem de maaştaki artış söz konusu olunca teklifi değerlendirmeyi kafama koyup istifa konuşmasını hazırladım.

Konuşma her ne kadar benim için zor olsa da o dönemki yöneticim sabırla dinleyip sonrasında yaptığı konuşma ile beni ikna etmeyi başarmıştı. Şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki kalmayı seçmişim diyorum. Tabi ki başka bir şirket ve başka bir kariyer nasıl olur asla bilemeyeceğiz fakat şu bir gerçek ki takip eden süreçte hayatımdaki bütün önemli gelişmeler belki de asla gerçekleşmeyecekti. Buna eşimle tanışmam da dahil. Hazır konusu açılmışken biraz da özel konulardan devam edelim.

Oğlan Bizim Kız Bizim

Bu cümle ile başlamamın sebebi aslında bu cümlenin bende önemli bir yeri olması diyebilirim. Buna birazdan değineceğim. Huawei’deki 3. yılımda, eşim de bizim şirkette bizim takımda çalışmaya başladı. Aynı projede ben Software Developer olarak o da Software Tester olarak çalışıyordu. Burda başlayan arkadaşlığımız bir süre sonra aşka dönüştü ve 2018 yılında da evlendik. Tabi düğünümüze bütün Huawei ekibini de davet ederken, çok değer verdiğimiz bir arkadaşımız bunu demişti “Oğlan bizim kız bizim”.

Gerçekten de Huawei artık bizim için profesyonel bir şirtketten çok daha ziyade, bir aile ortamı gibi olmuştu. “Aynı şirkette çalışmak problem olmuyor mu?” gibi sorular da aldığımız oldu tabi zaman zaman. Bu noktada şirket kuralları çok önemli fakat bize bir problem hiç çıkartılmadı. Kurallar haricinde sosyal olarak da bence genel kanının aksine aynı şirkette, aynı deneyimleri paylaşabilmek, zorlukların birlikte üstesinden gelmek başarılara birlikte sevinebilmek bir ilişkiyi daha da güçlü yapan unsurlar.

ödül töreni
Eşim ile birlikte ödül aldığımız bir ödül töreni, 2017

Bir garip öğle yemeği

Kariyerimin başlarından itibaren benim için en büyük hedef ve profesyonel olarak en büyük tutkum yönetici pozisyonlarıydı. Seneler geçtikçe tabi ki bu tutku talebe dönüşmeye başladı ve yöneticilerime kariyerimde yeni adımlar atmak istediğimi, farklı rol ve sorumlulukları deneyimlemek istediğimi belirttim.

Bunu her ne kadar görüşmelerimizde dile getirsem de ilk takım liderliği, ya da “Engineering Manager”, rolüne 2018 yılında getirildim. Takım Lideri görevine getirileceğim konuşma benim için çok enteresan bir şekilde gerçekleşti. Bunu da sanırım asla unutamayacağım.

Ofiste sıradan bir gündü, o dönemler bir projede Scrum Master ve Software Developer olarak çalışıyordum. Keyifli bir projeydi, yeni yeni başladığım Scrum Masterlık rolünü de sevmiştim. O dönemlerde departmanımızda büyük değişiklikler yaşanıyordu, tabi bir Software Developer olarak siz bunları sadece telaşlı koşuşturmalardan, yöneticilerin yaptığı ve bütün gün süren toplantılardan görüp çıkarım yapıyorsunuz.

Öğle arası yaklaşırken, departmanımızda bulunan başka bir yönetici, benim takım liderim değil, benle bir öğle yemeği yemek istedi. Tabi bu, çok alışılagelmiş bir durum değil. “Hayırdır inşallah” diyor insan. Ben de kabul ettim ve birlikte bir restarona gittik. Fakat o kadar heyecanlıyım ki bir iki lokma yedim bıraktım. Pür dikkat konuşmanın başlamasını bekliyorum.

Yöneticimiz konuşmaya başladı. Öncelikle departmandaki yapı değişikliğinden bahsetti uzun uzun. Sonrasında yolunda gitmeyen ve değiştirmeyi istedikleri bazı durumlardan. Bu genel giriş kısmından sonra da benim için planlarından bahsetti, Tabi bu anlattığı yeni yapıda kendisi doğrudan benim yöneticim olmuştu. İlk şoku atlattıktan sonra kendimle ilgili olan kısımı daha da dikkatlice dinledim.

Uzun yıllardır beklediğim takım liderliği pozisyonuna artık geçiyordum. Tabi bu iyi haber ama diğer taraftan da aslında bu geçiş bazı problemleri de beraberinde getiriyordu. Öncelikle, çok yakın olmasak da hep selamımız ve hal hatır sormamız olan bir arkadaşımın yerine takım lideri oluyordum. Bu tabi ki başlı başına bir problem.

Sonrasında da beklentiler çok tedirgin ediciydi. “Tabi, çok büyük bir sorumluluk bu rol” İle başlayıp, bunlara bunlara dikkat etmelisin, bunlar da senin sorumluluğunda, şu olduğunda bundan da sen sorumlusun gibi uzayıp giden cümlelerin içinde bir yutkunma isteği hissetmiştim.

Tabi ki, yemeğin sonunda her ne kadar beklediğim gibi bir Takım Liderliği görevine geçiş olmasa da yine de çok mutluydum. İş başı yapma vakti gelmişti.

Basamakları Tırmanırken

Takım Lideri olduktan sonra, iki temel nokta üzerinde hızlıca ilerlemeye çalıştım. Birincisi, mevcut takımı birarada tutmak ikincisi de sayıyı arttırmak. Mevcut takım ile kaynaşmamız çok kısa sürdü diyebilirim. Birlikte çalışmaktan, vakit geçirmekten keyif alan bir ekip oluvermiştik. Tabi, paralelde bir yandan da sayımızı 6’dan 15’e çıkarmak gibi büyük bir hedefimiz vardı. Bu sebeple de iş görüşmelerine başlamıştım

İlk gerçekleştirdiğim iş görüşmesini de sanırım anlatmalıyım. Huawei’de iş görüşmelerine girebilmeniz için sertifikanız olması gerekiyor. Tabi bu sertifika için de 8-10 saat kadar bir eğitim sonunda sınava giriyorsunuz. Sonrasında da deneyimli bir teknik görüşmeci ile bir kaç görüşmeden sonra kendi başınıza görüşmeye girebiliyorsunuz.

İş görüşmesine girmek de yine kariyerimin erken dönemlerinden itibaren çok merak ettiğim bir konuydu. “Masanın hep karşısında otururken, bu sefer soruları soran taraf olmak nasıl bir duygudur acaba?” Diye hep merak ediyordum.

Büyük gün geldi çattı, eğitimleri tamamladıktan sonra daha deneyimli bir teknik görüşmeci ile ilk iş görüşmesine gireceğimiz güne geldik. O zamanki politika gereği, önceliğimiz deneyimli arkadaşları ekibe dahil etmek. Hatta ilk adayın deneyimi yanlış hatırlamıyorsam benden üç sene kadar fazlaydı.

Tam görüşmeye girecekken beni bir heyecan sardı. Tabi deneyimli teknik görüşmeci arkadaşımız başlıyor sorulara. O sordukça ben de kendi kendime içimden cevap vermeye çalışıyorum. Bir anda gereksiz bir stres yapmaya başladım. Tabi bu biraz da ya yanlış birşey sorarsam kaygısı. Bütün bir mülakat süresince adaya ne sorulduysa sanki birazdan “Kaan bu soruya da sen cevap ver” denilecek gibi gerildim.

Tabi o arada, soru sormaya da çekindim. İlk görüşmemi hiç birşey sormadan sadece gözlemleyerek ve aday ile birlikte kendi iç dünyamda ben de mülakat olarak geçirmiş oldum. Sonraki günlerde tabi ki, deneyim kazandıkça ve kendi başıma görüşme yapmaya başladıkça alıştım ve ekibimiz de işe alımlarla epeyce büyüdü.

Kariyerimizin ilk yıllarında hep bir “Ben grup lideri olsam bu arkadaşı alırdım/almazdım” geyiği dönerdi. Tabi böyle pozisyonlara gelince anlıyorsunuz ki bir ekip kurmak, bir ekibi birarada tutmak çok da kolay şeyler değil.

Ben biraz stratejimi “dağınıklığın içinde düzen” gibi belirledim yani birbirine hiç benzemeyen ama uyum içerisinde çalışabilecek bir ekip. Arkadaşların kendine has dünya görüşleri, bakış açıları ve en önemlisi de tarzları olmalı. Bunu istememdeki temel sebep, farklı görüşler ile eğlenceli ve dinamik bir ekip oluşturmaktı.

Bu konuda şöyle enteresan bir anım vardır. Birgün yeni mezun arkadaşlardan oluşan büyük bir sınav organize etmiştik. yaklaşık 50 kadar aday sınava girecekti. Biz de sınavda gözetmenlik yapıyorduk. Bu sınav ilk aşama gibiydi. Sınavı geçen arkadaşlarla bir görüşme daha yapıp süreci ilerletiyorduk. Takım lideri olarak ben de gözetmen olduğum için, adayların da heyecanını biraz giderebilmek adına, sınav öncesinde “nasılsınız, keyifler nasıl” gibi sorular soruyordum.

Genelde de tabi herkesin tepkisi çok kısık sesle bir “teşekkür ederiz” ya da iyiyiz dercesine kafa sallamak oluyordu. Sınava daha on dk falan olduğu için biraz daha ortamı yumuşatmaya karar verdim. “Nasıl rahat gelebildiniz mi arkadaşlar?” diye bir soru daha yönelttim. Arka sıralardan bir ses, yüksek ama yumuşak bir ses tonuyla “Ben hiç rahat gelemedim” dedi. Ben dahil herkes sesin nereden geldiğine baktık. Tabi ki, yine sessizlik ya da bir kafa sallama gibi cevap beklerken, bir anda gelen bu cevap ile ortam buz kesmişti.

Sonra bu arkadaşımız nasıl geldiğini, nasıl zorluk yaşadığını hatta hangi alternatifi kullansa daha iyi olacağını anlattı. Ben de tabi dinledim. Ne cevap versem, ne desem bilemedim. Teşekkür ettim, servis olanaklarından bahsederek ortamı geçiştirdim.

Sınava başladık ve sınava başladığımızda aklımda olan tek şey, eğer bu arkadaş sınavı geçerse birlikte çalışmanın ilginç olacağıydı. Öyle de oldu. Uzun bir süre aynı ekipte, birlikte çalıştık. Performasnı da hep yüksek olan bir arkadaş oldu.

takım fotoğrafı
Takım Liderliğini yaptığım ekip, 2019

Kısa Bir Mola: Basketbol

Kariyer, hedefler, deneyimler arasında küçük bir mola verip şimdi de Huawei’deki farklı bir kariyerimden de bahsetme zamanı:D

Huawei’e başladığım yıllarda, birçok spor aktivitesine katılmaya çalışlıyordum. Halısaha turnuvaları, basketbol maçları temel olarak ilgi alanımdı. Çok iyi bilmesem de çocukluktan beri basaketbola büyük merakım vardır. Huawei’de bu şekilde bir organizasyon düzenlendiğini duyduğum gibi hemen dahil oldum. Aslında genel olarak Çin’li arkadaşların birbirleri ile oynadığı bir organizasyondu. Beni de dahil ettiler. Sonraları, tanışlıklığımız artttı. Her maçlarına beni de çağırmaya başladılar.

Uzun bir süre, işlerin yoğunluğu sebebiyle bu organizasyona katılamadım. Birgün şirkette normal işlerimi yaparken AR GE DIREKTORU bana şirket içi konuşma uygulamamızdan yazdı ve benimle görüşmek istediğini söyledi. Tabi, şirkette henüz iki yıl deneyimi olan Bir Yazılım Mühendisi için “hayırdır inşallah” cümlesini kurmak için en doğru zaman.

Büyük bir gerlim ve heyecan ile odasına gittim. Lafı çok uzatmadan, ekranını gösterdi. Ekranda Şirketler Basketbol Ligi’nin sitesi açıktı. “Bu lige Huawei olarak katılacağız. Organize edebilir misin? Senin basketbol ile ilgilendiğini duydum dedi.” Ben de tabi yok ben nasıl organize edeyim diyebilecek pozisyonda değilim. Kaldı ki soru da aslında cevap bekleyen bir soru da değil. Kabul ettim. Sonrasında, şirketteki iyi oynayan oyuncuları bulmak için şirket içi bir turnuva düzenlememizi, ordan bulduğumuz oyuncularla takım kurup katılabileceiğimizi önerdi. Ben de hemen işe koyuldum.

Yapı olarak bir iş verildiğinde en iyi şekilde yapmaya çalıştığım için ben işi gücü bıraktım salon, basketbol topu, forma, hakem arayışına giriştim. Salonlarla görüşüyorum, bir yandan ekipmanları tedarik etmeye çalışıyorum. Tamamen bu işe odaklandım. İki haftalık hazırlık sürecinden sonra bir eksik haricinde turnuva organizasyonu tamamdı o da hakem.

Hakem için bütçe çıkmadı, kendi aramızda halletmemizi söylediler. Ben de çok uzmanı olmasam da başka alternatif olmadığı için bir de en azından geçmiş deneyimlerime güvenerek hakemliğe başladım. Fakat bizim dostane bir biçimde planladığımız turnuvamımız Euro League Final Four ‘ a dönüştü.

Maçta olaylar çıkıyor, hakem olduğum için benim üzerime yürüyorlar, ben de teknik faul ile oyundan atıyorum oyuncuları 🙂 Baya çekişmeli ve keyifli bir ortam. Fakat büyük bir problem var. Maçlar için ekiplerin giydiği “yelek”lerin yıkanması gerekiyor. Yelek sayısı sadece bir günlük maçları karşıladığı için yeleklerin yıkanıp temizlenip bir sonaki güne hazır hale getirilmesi gerekiyor. Tabi bu benim hesap etmediğim bir durumdu.

İlk günün sonunda, yirmi adet fosforlu yeşil, sarı yelek elimde, seyircilerin arasındaki Ar Ge Yöneticisinin yanına gittim. “Bunları yıkamak için kuru temizleme şirketine mi götüreyim? Nasıl yapabiliriz?” diye sordum. Yönetici de “Hiç gerek yok ver bana, ben hepsini yıkarım” Dedi. Tabi haliyle ben de yok olur mu öyle şey ben yıkayayım o zaman dedim nezaketen. Bunu duyan yönetici “Tamam sen yıka o zaman” dedi ve gitti.

Elimde yirmi tane terli forma ile kalakaldım. Turnuva boyunca yani tam iki hafta benim ev halısahanın eşya odası gibi maç yeleği asılı kaldı. Her akşam gelip çamaşırları yıkayıp sonra da eve asıyordum. Ne kadar talihsiz bir durum olsa da güzel bir hayat dersi oldu diyebilirim.

Turnuvanın sonuna doğru tabi artık ödülleri yaptırdık. İlk üç takımın kupaları hazır, bir de MVP (Most Valuable Player) ödüllerimiz var. Turnuva güzel geçiyordu. Çok yetenekli oyuncular bulabilmiştik. Ben de bir takım ile katılmıştım ama biz çok başarılı değildik. Hatta gruptan bile çıkamadık.

Neyse, final günü geldi çattı, kupaları veriyoruz. Kupaları değerlendirme komitesi de tek başıma ben :). Maçları izliyorum ve başarılı bulduğum arkadaşlara ödülü veriyorum. Çok çeşitli ödüller var, En iyi şutör, en iyi savunmacı gibi. Normalde istatistik gerektiren tüm ödüller tamamen benim kararıma bağlı:D

Ödülleri başladık vermeye, birçok Türk oyuncunun gözü de Most Valuable Turkish Player ödülünde. Ödülleri sırası ile açıkladım. Sıra en çok beklenen ödüle geldi. Hızlı bir açıklama yapıp “bu ödülü de kendime veriyorum” diyip ödülü alıp töreni hızlıca sonlandırdım. Oldu bittiye getiriverdim yükselen homurtuların arasında.

Eee, belki çok iyi oynamadık ama çamaşırcılık hakemlik logistik herşeyi yapınca bunu hakettim diyebilirim.

basketbol ödül töreni
Basketbol Turnuvamızın Ödül Töreni, Türk ve Çin’li MVP’ler birarada, 2017

Turnuvadan sonra birçok kariyerli basketbol koçu ile de çalışarak Şirketler Ligi’nde 3 sene mücadele ettik. Çok başarılı sonuçlar alamasak da lise yıllarından sonra, soyunma odasına girmek, takım otobüsüne binmek maçtaki o heyecan paha biçilemezdi.

basketbol takımı
Şirketler Basketbol Ligi Üçüncülük Kupası, 2019

Hindistan’da Yaşadığım Aydınlanma

Bu küçük moladan sonra, kariyer adımlarına geri dönelim. İşe alımları tamamlamış, ekibi kurmuştum. Üreten, birlikte keyifle çalışan mutlu bir ekibimiz vardı artık. Takım arkadaşlarımız, farklı proje yöneticilerinden övgüler aldıkça takımın adı da üst yönetimin radarına girmeye başlıyordu. Proje başarılarının yanı sıra tam da hedeflediğim gibi epey sosyal bir ekip olmuştuk.

Birlikte akşam buluşmaları ile başlayan sıcak atmosfer birlikte bir Uludağ tatili yapmaya kadar gitmişti. Bir minübüs dolusu insan, ağaç evlerde kalarak birlikte unutulmaz bir Uludağ tatili yapmıştık. Anlatırken dahi özlemle hatırladığım bir anı olmuştu benim için.

takım gezisi
Takımımızla birlikte Uludağ tatilimiz, 2019

Ekipteki bu mutluluk ve başarı da yöneticileri olarak bana çok güzel feedbackler ile geri dönüyordu .Takım lideri olarak güzel işler başardığımı üst yönetimden duymak tabi ki benim için çok büyük bir motivasyon kaynağıydı. Aslında çoğu zaman liderlik üzerine okuduğum kitapların aksine davranıyordum. Örneğin kitaplarda bahsedilen sınırları belirlemek, yaklaşımda profesyoneliği korumaktan ziyade. Abi-kardeş, arkadaş ilşkisi ile devam ediyorduk. Eğer bir akşam mesaiye kalmışsak, akşamın sonunda başarımızı bir restoranda kutlayıp eve öyle gidebiliyorduk. Hiç bir zaman dikey yükselen bir yönetim anlayışı benimsemediğim gibi, kendi tarzımla ilerleken de hiç suistimal edildiğine de şait olmamıştım.

Günler böyle gelip geçerken, birgün toplantıya çağırıldım. Hindistan’da bir eğitim ve eğitimin sonucunda sınav ile “Huawei Code Committer” rolu için aday olduğum söylendi. İsteyip istemeyeceğim soruldu. Ben de tabi ki çok heyecanlandım. Code Committer Huawei için aslında şu şekilde bir rol: ,yazılımcı arkadaşlar zaten biliyordur, hiç bilmeyen arlkadaşlar için de “bir onay mekanizması gibi özetleyebilirim, yani takımdaki arkadaşların yazdığı kodu kontrol eden ve onaylayan kişi”. Huawei Ar Ge merkezinden 5 arkadaşın gitmesine karar verildi. Bizim departmandan da ben görevlendirildim.

Hindistan’a vardığımda öncelikle epey şaşırmıştım. Huawei ofisi Bangalore’daydı. Bangalore için de Hindistan’ın Silikon Vadisi demek sanırım yanlış olmaz. Kaldığımız otelden ofisie doğru giderken yoldaki Amazon, Google, IBM, Microsoft gibi büyük şirket binalarını gördükçe çok heyecanlanmıştım. Birçok teknoloji devinin Hindistan’a büyük yatırımlar yaptığı çok belli oluyordu.

Sonrasında, eğitimin verileceği konferans odasına gittik. Beklediğimin aksine yaş ortalaması epey yüksekti. Hatta muhtemelen bizim ekip de dahil olmak üzere en genç kişi bendim. Katılımcıların Türkiye ekibi haricinde tamamı Hindistanlı arkadaşlardan oluşuyordu. Çok eğitici ve yoğun bir program hazırlanmıştı.

Eğitmenler Çin’den gelmişti, İngilizceleri iyi olmadığı için tercüman da vardı. Eğitmenler kendilerini tanıtınca çok şaşırmıştım. Yaşlı olan eğitmen yirmi yıldır Huawei’de Yazılım Mühendisi ve Teknik Expert olarak çalıştığını söyledi. Tabi, expert olarak çok farklı alanlarda çalışmış. Diğer genç olan eğitmen de onun yanında tabiri caizse işi öğrendiğini, kendisinin de 8 yıllık bir deneyimi olduğunu söyledi.

Burda tabi şaşırdığım nokta, yirmi yıl gibi uzun bir kariyerin sonunda herhangi bir yönetici pozisyonunu seçmeden teknik anlamda işin uzmanı olması ve bir expert olarak çok saygın bir konuma gelmiş olmasıydı. Alışılagelmiş tüm gözlemlerimle birlikte, belirli bir sene sonrasında yönetici olmak benim için en büyük idealdi ve bunu başarmıştım. Fakat dünyada başka tercihler de oluyordu.

Molalarda Hindistanlı arkadaşlarla da tanıştıgımızda fark ettim ki, eğitimde bulunan ve yönetici olarak çalışan tek ekip bizdik. Diğer katılımcılar, kariyerlerine teknik manada ilerleyip, expert ya da uzman olarak yön vermişlerdi. Bizim grunumuzda ise Türkiye’den gelen beş kişi de takım lideri olarak çalışıyordu. Bu farklılık beni gerçekten çok şaşırtmıştı.

Eğitimler esnasında yaşça büyük olan eğitmen ve diğer eğitmen müthiş uyumluydu. Yaşça büyük eğitmen anlatırken ortamda bilgeliğin hissedildiğini söyleyebilirim. Genç eğitmen de onun anlattığı teorik bilgiyi muhteşem kısa yollar kullanarak bize görsel olarak sunuyordu. Eli hiç mouse’a gitmeden ve klavyesine bakmadan saatlerce, satırlarca kod yazdı karşımızda. İzlediğimiz bir eğitim değil resmen sanattı.

Teknik bilginin ve deneyimin de en az yönetici pozisyonları kadar önemli olduğu gerçeğini ilk defa hissetmiştim. Takım lideri olduğum halde, kariyerimin çok erken yılları olan bu yıllarda teknik alanlardan uzaklaşıp çok başka patikalara doğru gittiğim gerçeği Hindistanda yaşadığım tam bir aydınlanma oldu.

hindistan gezisi
Hindistan Eğitimi, 2020

Pandemi

Türkiye’ye döndükten yaklaşık bir ay sonra pandemi başladı. Tabi Türkiye’deki ilk vakanın duyurulmasından kısa bir süre sonra da home office’e geçmiş olduk. Bununla ilgili de çok enteresan bir anım vardır.

Bütün takım liderleri olarak bir toplantıya çağırıldık. Vakaların henuz Türkiye’de görülmediği fakat tehlikenin kapıda olduğu bir dönemdi. Toplantının konusu: “Home Office’te nasıl etkili çalışabilir” di. Tabi home office birçok şirket gibi bizim şirketin de ilk defa deneyimleyeceği birşey olduğu için, yönetim kadrosundaki en büyük tedirginlik, performanslarda düşüş, projelerin riske girmesi gibi konulardı. Çeşitli önlemler masadaydı. Tabi bu önlemlerin birçoğuna hiç gerek olmadığını home office in ilk ayında fazlasıyla anlayacaktık.

Home Office’teki ilk ayda, ekipteki birçok arkadaşın ben de dahil, gece 2 ye 3 e kadar çalıştığına şahit oluyordum. Tabi ki böyle birşey asla istemediğimiz ve desteklemediğimiz birşey olsa da evden çalışabiliyor olma gerçeği herkeste büyük bir motivasyon oluşturmuştu. Pandemi öncesi yaptığımız planlama toplantısından bir ay kadar sonra başka bir toplantı düzenlenmişti konusu da “insanlara nasıl saat 5 olunca çalışmayı bıraktırabiliriz.”

Bu arada Türkiye’de başka gündemler de vardı. Pandeminin hemen öncesinde başlayan Avrupaya beyin göçü, pandemi ile birlikte biraz durulmuştu. Pandemi öncesinde bizim kafamıza da küçük bir “acaba” ile yerleşen bu fikir, tabi ki pandemiyle tamamen kaybolmuştu. Hatta pandeminin ilk zamanlarında bu dönemde asla iş değişikliği düşünülmez, “aman mevcut işimizie sahip çıkalım” algısı genel olarak vardı arkadaş çevremizde de.

Tabi, pandeminin ilk dalgası biraz bitip, yasaklar da kalkmaya başlayınca, yeni corona dalgasından önce avrupaya göç dalgası tekrardan başlamıştı. Linkedin’den takip ettiğimiz arkadaşların, yakın çevremizdeki arkadaşların birer birer yurt dışına gitmeye başladığını fark ediyorduk. Ekonomik olarak da gözlemlediğimiz ve hissettiğimiz gerçekler doğrultusunda, bir yazılımcı çift olarak pandemi öncesi aklımıza yerleşen bu acaba düşüncesi geri dönmüş ve yavaş yavaş büyümeye başlamıştı.

Yol Ayrımı

Avrupa’ya beyin göçü akın akın sürerken, bir yandan da Hindistan’dan beri aklımda olan teknik anlamda ilerleyebilme ve kendimi geliştirmek için de elimden geleni yapıyordum. Resmen bir günümü ikiye bölerek mesai bitene kadar şirket işleri, mesaiden sonra da kendi hobi projelerime zaman ayırarak devam ediyordum. Tabi bu iki koldan ilerleme bir noktada yönetilebilir boyutu da aştı. Daha çok keyif aldığım kendi projelerimde ilerlemek istiyor, sürekli yeni çıkan teknolojileri deneyimlemek için mesainin bitmesini bekliyordum.

Bunun bir diğer yansıması da tabi ki takım yönetiminde kendini göstermeye başlamıştı. Takım yönetiminde karşılaştığım sorunlarının çözümü gün geçtikçe daha da bunaltıcı gelmeye, toplantılardan ve raporlardan bir noktada sıkılmaya başlamıştım. Takım lideri olarak almak durumunda olduğum kararlar, açıklamak durumunda olduğum açıklamalar ve vermek durumunda olduğum geri bildirimler beni artık yormaya başlamıştı. Yönetici pozisyonlarının gerektirdiği duygusal manada etkilenmemeye çalışmaktan artık yorulmaya başlamıştım. Bazen o kadar etkileniyordum ki uykularımın kaçıp güneşin doğmasını beklediğim çok olmuştur.

Tabi tüm bu iç dünyamdaki gelişmelere rağmen, bunu asla işe yansıtmıyor, büyük bir profesyonellikle takım liderliği görevimi en güzel şekilde yapmaya çalışıyordum. Görevimin ilk yıllarında kurmuş olduğum yüksek performanslı ekip, büyük bir performans ile çalışıyor, kendi kendini yönetiyordu. Ben de ekibin bir parçası olarak sadece tüm çarkların dönmeye devam ettiğinden emin oluyordum. Aslında bir nevi meyveleri toplama zamanıydı benim için.

Zaman bu şekilde akıp giderken, sarsıcı bir gelişme ile kader ağlarını tekrardan örüyordu.

Köprüden önce son çıkış

Sıradan bir cuma günü artık saat beş olsa da mesaiyi bitirsek diye beklerken, departman direktörümüzden gelen bir video konferans araması ile heyecana kapıldım. Tabi departman direktörü ansızın arıyorsa yine bir “hayırlısı” durumu oluyor insan için. Toplantının katılımcı listesine baktığım zaman deneyim olarak ve yaşça benden büyük olan Proje Yöneticileri ve Birim yöneticilerinin toplantıda olduğunu gördüm.

Toplantıya başladığımız anda bir slayt üzerinden konuşma başladı. Slayta baktıktan sonra asıl şoku yaşadım. Departmandaki en büyük proje ekiplerinden birine proje ve birim yöneticisi olarak getirilmiştim. Bana bağlı olarak çalışan 4 takım yani 40 kişi ve sorumluluğumda olan büyük bir proje vardı.

Onbeş kişilik bir ekip için başarılı bir takım liderliği yaptığımı düşünüyordum ama hem yaş hem deneyim olarak bu yeni gelişme gerçekten çok fazlaydı. Fakat bu göreve getirilmenin verdiği gurur ve mutluluk herşeyden ağır basıyordu. Tabi yine de seçim şansım vardı. Fakat, çok düşünmek istemedim. Böyle bir deneyim fırsatı her zaman mümkün olmaz diyerek kabul ettim.

Geçtiğimiz sene tam bu zamanlarda, Aralık 2020, gerçekleşen bu gelişmeden sonra, eşimle hemen bu yeni durumu paylaştım. Tabi ki birlikte çok büyük bir mutluluk yaşadık. Olayın sarhoşluğu geçmeye başlayınca o gece kesin kararımızı verdik. Bu köprüden önce son çıkış. Yaza yurt dışına gidecek şekilde çalışamalara başlamalıyız.

Sonun başlangıcı

2021 yılının ilk ayları büyük ölçüde yeni görevime adapte olmakla geçti. Tabi ki, 15 kişilik tek bir takımdan 40 kişilik kendi içerisinde de 4 takım barındıran bir birimin yöneticiliğini yapmak çok farklıydı. Takım lideriyken de ilgilendiğim ve ilgilenmekten de özellikle son zamanlarda pek mutlu olmadığım sorunlar adeta katlanarak karşıma çıkmıştı.

Uzun bir süredir kendimi daha rahat hissettiğim daha keyif aldığım bir ürün geliştirme, bir kod yazma ise artık bu noktada tabi ki, hayal olmuştu. Beşe kadar çalışıp arda kalan sürede teknik bir işler yapabilmek takım lideri iken mümkünken, bu pozisyonda zaten çoğu zaman sekize dokuza kadar sadece günlük işlerimi yapabiliyordum.

Yoğunluk aslında sevdiğim birşleydir. Hatta bir arkadaşımdan duyduğum, çok da sevdiğim “yıpranmak paslanmaktan iyidir” sözünün de doğruluğuna inanırım. Fakat bu noktada yıpranmak biraz duygusal olarak da yıpranmaya doğru gidiyordu. Bir noktada özgüvenim sarsılarak, bu yeni role acaba mental ve duygusal olarak hazır mıyım diye kendi kendime düşünüyordum.

Kritik kararlar vermek, kararların sonuçlarını kabul etmek, ekipteki arkadaşların sorunları ile ilgilenirken bir yandan da üst yönetimde bulunmak, önemli kararlar almak ezildiğim bir yük gibi gelmeye başlamıştı.

Herkesi mutlu etmek, herkesle iyi diyalog halinde olabilmek bu seviyede mümkün değildi. Kendi samimi küçük takımımızdan çok başka yere gelen bu serüven dışarıdan hiç belli olmasa da içeride beni günden güne kemiriyordu.

The End

Haziran ayına yaklaştığımızda, hali hazıda bir yarı yılı neredeyse tamamlamış bulunuyorduk. Geride kalan altı aylık süreç tabi ki çok stresli ve yorucu olsa da mümkün olan her fırsatta zaman yaratıp yapacağım iş görüşmelerine hazırlanıyordum.

Yorucu bir iş arama ve mülakat sürecinden sonra, nihayet beklediğimiz iyi haberler ben ve eşim için bir gün arayla geldi. İkimiz de aynı anda Berlin’den iş teklifi almıştık. Değerlendirmemiz çok uzun sürmedi, hemen kabul ettik teklifi. Sırada bir diğer büyük adım olan istifa etmek vardı.

Geçmiştekilerin aksine, bu sefer stifa aşamasında hiç olmadığımız kadar nettik. 6 ay kadar önce aldığımız kararın ve güzel işletttiğimiz bu sürecin sonunda artık veda vaktiydi. İstifa için neler diyeceğemi belirlerken aklıma hep şu geliyordu: “Acaba istifa etmek, bana bu kadar güvenilmişken yarı yolda bırakmak ne kadar doğruydu?”, her zaman için çalıştığımın karşılığını aldığım, genç yaşımda çok iyi bir kariyere sahip olduğum halde neden bunu yapıyordum.

Başlı başına böyle düşünüyor olmam bile Huawei’de hiçbir zaman profesyonel olarak çalışmadığımın daha çok duygular ile bağlandığımın en büyük kanıtıydı belki de. Tabi her ne olursa olusun, kararımız netti ve bazen de herşey yolundayken ayrılmak gerekir.

Yöneticimle yaptığımız görüşmeden sonra, artık geri sayım başlamıştı. Benim için zor olan bir diğer durum da tabi ki bunu ekibime açıklamaktı. Çok kısa bir konuşma hazırladım. Açıkçası konuşma ne kadar kısa olsa da bir noktasında boğazıma birşeyler düğümlendiği için neredeyse tamamlayamayacaktım. Konuşma süresince ve sonrasnda insanların üzüldüğünü görmek her ne kadar kötü hissetirse de sonrasında gelen destek mesajlarını okumak çok iyi hissettirdi. Demek ki yedi yıl içerisinde birilerine dokunabildim, bir iz bırakabildim diye düşünmüştüm.

Son iş günü yaklaşırken, Huawei’den koptumu hissedebiliyordum. Hatta yeni işim için heyecanlanmaya da başlamıştım çünkü ülke değişikliği de çok büyük bir gelişmeydi bizim için. Tabi bu yoğunlukta insan bazı duyguları yaşayamıyor fakat aklımın bir köşesinde hep son günü düşünüp duruyordum.

7 yılın sonunda son kez ofise eşimle birlikte gidip imzaları atıp çıkıp gidecektik. Tabi insan uzun süre aynı şirkette çalışınca birçok istifaya şahit oluyor. Birinin istifasını gördüğümde hep kendi son günümü de düşünürdüm. Pandemi sebebiyle düşündüğümden çok farklı gerçekleşti fakat yine de bizim için çok özel bir an oldu.

Arabamıza bindik ofise son kez girip imzalarımızı attık ve bir fotoğraf çektirip çıkışa doğru ilerledik. Geride kalan birçok anı ile birlikte yeni bir hayata doğru ilerlemek bana hafifletmiş hissettirdi. Çıkarken gözüm Huawei’de ilk mülakata geldiğim gün oturduğum kanepeye ilişti. Eylul 2014′ teki o heyecanlı halim gözümün önüne geldi. 7 yılın sonunda güzel anılar, dostluluklar ,ödüller, güzel bir kariyer ve Huawei’in bana en büyük ödülü eşimle el ele kapıdan çıktık ve gittik.

son foto

1 thought on “Huawei’de Yedi Yıl

  1. mehmet uluskan's avatar

    Tecrübelerinizi aktardığınız için teşekkürler. Basketbol kısmı oldukça keyifliydi 🙂

    Liked by 1 person

Comments are closed.

search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close