Herkese Merhaba! 👋
2021 yılının bahar aylarında eşim ile birlikte yazılım mühendisi bir çift olarak yurt dışına yerleşmeye karar verdik. Yerleşeceğimiz ülkeyi de Almanya olarak belirledik. Bu kararı nasıl verdiğimizi ve neden Almanya’yı seçtiğimizi merak eden arkadaşlar için bu yazımı tavsiye edebilirim.
Uzun aynı zamanda yorucu bir mülakat ve taşınma sürecinden sonra Eylül ayı itibari ile Berlin’e yerleştik. Bu yazımda; Almanya’ya geldiğimiz günden başlayarak, ilk dört ayımızda neler gözlemledik ve bu değişiklik bize neler hissettirdi bunları paylaşacağım.
Tabi ki, dört aylık tecrübe ile Almanya hakkında dört yıllık bir bilgi vermekten ziyade, ilk defa yurt dışında yaşayan bir çift olarak nelerle karşılaştık, nelere şaşırdık daha çok bunlardan bahsedeceğim. O zaman haydi başlayalım.
İlk Gün
Uçuş sırasında birçok farklı duyguyu aynı anda hissediyor insan. Mutluluk, hüzün, heyecan ve daha birçok farklı duygu. Tabi ki tüm bu duyguların oluşturduğu duygu karmaşasının arasında “heyecan” uçağımızın Berlin havalimanına inişi yaklaşırken ağır basmaya başlamıştı. Uçak bizi yeni evimize ulaştırmak için yavaş yavaş süzülürken bir yandan da kafamızı pencereye çevirip aşağıda gördüğümüz uçsuz bucaksız yeşil alanlar ilk gözlemimizdi.
Uçak iniş yapana kadar çok uzunca bir süre, sadece yeşil bir örtü ve aralıklarla küçük yerleşim yerleri görmüştük. Almanya’nın doğaya verdiği önem ve yeşili hayatın merkezine koyan tutumuyla ilk burada karşılaştık.
Ülke değiştirdiğimiz için yanımızdaki yedi büyük bavul ile toplu taşımalarda perişan olmayalım diye, yeni evimize taksi tutarak gitmeye karar verdik. Havaalanından eve varana kadar boş yolda hız sınırını “1 km/s” dahi geçmeyen taksi şoförü ile aceleciliğimi bastırmam için olan ilk sınavımı veriyordum. Taksi şoförüne içimden “biraz gaza bassana be adam” diye sitemde bulunarak yolu tamamladık.
Yolda zamanım da olduğu için, biraz düşüncelere dalarak lisede katıldığım bir mülakatı hatırladım. Ben de bizim liseyi temsil eden ekibin içerisinde yer almıştım. Başka bir lise ile “Trafikte eğitim mi önemli yoksa ceza mı?” konulu bir münazara yapacaktık. Bizim lise “ceza önemlidir” tezini savunmak üzere seçilmişti.
Münazara öncesi yaptığımız detaylı araştırmalarda, ceza miktarlarının artışı ile diğer ülkelerdeki kaza oranının düşüşünü araştırmıştık. Bu şekilde konuşmalarımızı hazırladık.
Münazara, televizyonlardan alışık olduğumuz açık oturumlar gibi hararetli bir ortamda başlamıştı. Sıra bana geldiğinde, elimdeki materyallerle çok da kendinden emin bir şekilde başladım konuşmaya, araştırmaları referans gösterdim. Süreyi tamamına kadar kullanıp konuşmam bitince yerime oturdum. İlk reaksiyonları görmek için jüriye baktığımda, dikkatleri çok çekemedeğim hemen anlaşılıyordu.
Sonrasında karşı takımdan bir arkadaş söz aldı. İlk cümlesi: “Bir Anadolu Öğretmen Lisesi öğrencisi olarak nasıl cezayı savunabiliyorsun olmuştu.” Bu cümleden sonra salonun ve jürinin tepkisini gördüğümde kaybettiğimizi anlamıştım. Sonuçlar açıklandığında da benim için çok sürpriz olmadı.
Ben bu şekilde düşüncelere dalmışken, yolculuğumuz tamamlandı. Taksiden indiğimizde etrafa bakmaktan kendimizi alamadık bir müddet. Berlin’e gelmeden önce daha İstanbul’dayken evimizi tuttuğumuz için kalacağımız apartman, evin içi, yeni mahallemiz bir görüntülü görüşme ve ilandaki fotoğraflar haricinde tamamen bilinmeyendi bizim için.
Mahalleye dikkatlice baktığımda, sanki bir bilgisayar oyununda dizayn edilmiş gibi apartman blokları birbirine bitişik şekilde sokak boyunca uzanıyordu. Kaldırımlarda iki kişinin yanyana yürüyeceği boşluğa ek olarak bir de farklı renk ve işaretle ayrılmış bisiklet yolu bulunuyordu. İstanbul’daki aidatı kiraya yaklaşan ve büyük alanlara peyzajıyla havuzuyla kurulan site kültüründen çok farklı bir konseptle karşılaşmıştık.
Apartmandan içeri girdiğimizde şaşkınlığımız biraz daha arttı. Asansörsüz, ahşap merdiven ve daire kapıları ile epey eski bir izlenim vermesinin yanı sıra çok da sağlam görünüyordu. Merdiven çıkmaya hiç alışık olmadığımız için ve beraberimizdeki büyük bavullarla nefes nefese üçüncü kata çıkıp, dairenin içine girdiğimizde ise şaşkınlığımız bir kat daha arttı. Az önce deneyimlediğimiz bir romandan fırlamış eski görünümlü apartmanın aksine evin içi çok modern ve kendi içerisinde uyumlu dekora sahipti. Son teknoloji elektronik beyaz eşyalarla da daha modern bir havaya kavuşmuştu.
Evde biraz gezdikçe dikkatimizi hemen çeken bir diğer farklılık da tavanın ve camların yüksekliği oldu. Ev her ne kadar metrekare olarak küçük olsa da büyük tavanlar ve büyük camlar ile yeni evimiz bize çok ferah hissettirmişti. Bu yüksek tavan ve yüksek camların Berlin’deki evlerin birçoğunda olduğuna sonradan şahit olduk. Mimari olarak bunun detayı hakkında bilgim olmasa da içinde ferah bir şekilde yaşayabileceğiniz bir ortam sağlıyor kesinlikle.
Emlakçıyla konuşurken evin 1910 yılında yapıldığını öğrendik. Bunu öğrenince tabi ki aklıma ilk gelen şey “Acaba hiç görmeden evi tutarak yanlış bir karar mı verdik” oldu. Fakat, zaman geçtikçe ve farklı binaları da gözlemledikçe anladık ki aslında bu durum Almanya’nın “geri dönüşüm” kültürünün bir parçası. Binaları çok sağlam bir şekilde yapıp, her sene yasalarının gerektirdiği bakımını da yaparak uzun süre oturum için kullanılmasını sağlıyorlar. Değişen tek şey evlerin içinin dizaynı oluyor. Almanya’da bizi en çok hayretlere düşüren bu “yeniden hayata kazandırma” kültürü ile ilgili izlenimlerimizi detaylı bir şekilde ilerleyen bölümlerde aktaracağım.
Eve yerleştikten sonra, ilk günümüzün heyecanı ile mahallemizi keşfe çıktık. Henüz havalandı dönüşü taksideyken gözlemlediğimiz trafik kurallarına kesinlikle uyma kültürüne biz de hızlıca bir geçiş yaptık. İlk adaptasyonumuz özellikle karşıdan karşıya geçerken yaya trafik ışıklarına dikkat etmek oldu. Bu konu ve yaya geçidi Almanya’da çok katı şekilde uygulanan kurallar. Geçenlerde öğrendiğimiz bir bilgiye göre, yaya iken trafik kurallarına uymadığınız takdirde dahi polis sizin trafik bilginizin eksik olduğunu varsayarak bir eğitime gönderiyormuş. Eğer eğitime gitmezseniz ceza uygulaması ile karşı karşıya kalıyorsunuz.
Sokakların hafta içi iş çıkışı ve güneşli bir gün olmasına rağmen çok kalabalık olmaması, koşu yapan ve köpeğini gezdiren çok sayıda insan olması da hemen dikkatimizi çeken diğer gözlemlerimiz oldu. Fakat hiç başıboş kedi ya da köpek görmedik. İlk gün yaptığımız bu gözleme ek olarak, şu an Almanya’da dördüncü ayımızda da hiç böyle bir gözlemimiz olmadı diyebilirim.
Mahallemizi keşfetmeye devam ederken, bazen yanımızdan Türkçe konuşarak geçenleri duyunca şaşırıyorduk, sonraları neredeyse her sokakta Türkçe tabelalara ya da dönercilere rastlayınca bir zaman sonra “Berlin zaten küçük İstanbul” sözünü yaşayarak deneyimlemiş olduk.
Daha uçaktayken gördüğümüz yeşil alanlar, her caddede gördüğümüz boyları apartmanlarla yarışan belki asırlık ağaçlar ve neredeyse yirmi dakika yürüyüş içerisinde bir iki tanesine mutlaka denk geldiğimiz büyük parklar ile devam ediyordu. Doğanın korunması ve günlük hayatın içine dahil edilmesi bizi ilk günümüzde en çok büyüleyen şey olmuştu. Yürüyüşümüzü tamamladıktan sonra eve dönüş yolunu tuttuk. İlk günümüz daha öğreneceğimiz ve deneyimleyeceğimiz çok şeyin olduğunu bize hissettirerek bitmişti.
Doğaya Dönüş
Yeni bir ülkeye taşındığında herkesin beklentisi muhtemelen farklıdır. Benim en büyük beklentim, belki biraz enteresan gelecektir ama, hafta sonları sabah erkenden uyanıp bir parkta yürüyüş ya da koşu yapabilmekti. İstanbul’da bunu gerçekleştirebileceğimiz yerler tabi ki mevcutken maalesef oturduğumuz yer itibari ile bizim bu şekilde bir imkanımız olmadığı için hep imrendiğim bir şeydi. Belki etkisi altında kaldığımız Hollywood filmlerindendir bilmem, sabah erkenden kalkıp eve yakın yemyeşil bir parkta koşabilmek sanki önemli bir hedefime ulaşabilme hissi veriyordu bana.
İlk günkü şaşkınlığımızı attıktan sonra, Berlin’i keşfetmeye başladık. Evimize çok yakın birçok büyük park olduğunu gördük. Tabi, evimize yakın yeşil alanları görünce uzun süredir istediğim bir hayalimi de gerçekleştirebileceğim için çok mutlu olmuştum.
Bir sabah erkenden kalkıp hem biraz keşif hem de spor olması adına parkta koşu yapmaya karar verdik. Parka vardığımızda gerçekten çok şaşırmıştım. Benim kafamda “park” denilince canlanan şeyden çok adeta küçük bir ormandı. Büyük bir alana yayılmış, bazı bölgeleri çimenlik bazı bölgeleri alabildiğine uzun ağaçlardan oluşan, insanların koştuğu, yürüyüş yaptığı, köpeklerini gezdirdiği ve bazı insanların küçük gruplar halinde yoga ya da egzersiz yaptığı bambaşka bir yerdi. Yeşilin bu kadar fazla olduğu yerde tabi ki oksijenin az olması da mümkün değil. Hem temiz hava hem de böyle bir alanın varlığını görmekten büyülenerek sporu tamamladık.
Zaman ilerledikçe bu şekilde altı yedi büyük ve görece olarak biraz daha küçük olan birçok park daha keşfettik Berlin’de. İlk seferde sabah sporu için gittiğimiz parklara, daha sonraları kahvemizi kitabımızı alarak uzanmak için gittiğimiz de oldu.
Birkaç ay öncesine kadar büyük keyif aldığımız havuzlu, palmiyeli ve iki piknik masasının altına kalacak şekilde çimle kaplanmış yeşil alanı olan site peyzajımızın aksine her ne kadar 1910 yılından kalma bir apartman dairesinde otursak da yürüyerek geldiğimiz ve tüm halkın hizmetine sunulmuş bu tabiat harikası alanlar bize çok daha iyi hissettirmişti. Çıplak ayakla toprağa basmak güneşe doğru dönüp yeşil çimlere uzanıp derin ve temiz bir nefes almak, bazen spor yapıp bazen kitap okumak bizim için adeta doğaya dönüş olmuştu.
Parklar ve yeşil alanlar her ne kadar bu bölümde vurgulamak istediğim ana konular olsa da konumuz bunla sınırlı değil. Caddelerin iki tarafında da bulunan kocaman ağaçlar da yeşil hayatın önemli bir parçası. Sabah uyandığınız zaman pencerenizi açtığınızda neredeyse eve girecek şekilde dallarını uzatan bir ağacı görmek ve bu ağacın üzerindeki sayısız kuşun sesini duymak belki de güne başlamanın en güzel yolu.
Hazır konumuz doğa, yeşilliklerin korunması olmuşken, Almanya’da bizi epey şaşırtan bir diğer konu olan geri dönüşüm kültürüne de değinmeden olmaz. Fakat bu başlıkta, pet şişelerin geri dönüşümünden çok, Almanya’daki tüm hayatın nasıl bir “tekrardan hayat verme” amacı ile ilerlediğini, gözlemlerimle anlatmaya çalışacağım.
Yeniden Hayat Vermek
Geri dönüşümden bahsederken sanırım en doğru başlangıç alışverişten bahsederek olacaktır. Henüz daha alışveriş aşamasında ” ihtiyacım kadar alışveriş yapmalıyım” anlayışı yaygın olduğu için aslında bir şeylerin ziyan olması da çok mümkün olmuyor.
Market alışverişlerinde bizi en çok şaşırtan şey, sırt çantalarına bir patates iki soğan koyup alışverişi tamamlayan insanlar olmuştu. Tabi buna ek olarak, poşet kullanımı neredeyse sıfırlanmış. Genellikle alışveriş için sırt çantaları tercih ediliyor. Güncel bir bilgi olarak da, 2022 yılında alışverişte poşet kullanımını tamamen yasaklama kararı almışlar.
Bir diğer önemli plastik kullanımı da su şişeleri olduğu için bu konuda da aldıkları önlemlerden bahsedelim. Öncelikle, su çeşmeden içilebiliyor. Belediyeler apartmana kadar içilebilir su getirmekle yükümlü. Apartmandan daireye kadar taşıyan sistem ise ev sahiplerinin sorumluluğunda ve yasal olarak bakımlarını her sene yaptırmaları gerekiyor. Özetle aslında çeşmeden su içilebilir ve güvenli.
Fakat, sanırım biz uzun yıllardır sipariş ile su kullanmaya alıştığımız için, tadında biraz farklılık hissettik ve plastik şişe sulardan almaya karar verdik. Bu plastik şişelerin geri dönüşümüne de çok önem veriliyor. Marketlerde satış aşamasında suyun fiyatına bir depozito ücreti ekleniyor. Sonrasında siz de boş şişeleri marketlerde bulunan şişematiklere geri vererek ödediğiniz depozitoyu geri alıyorsunuz.
Geri dönüşümden bahsederken çöp sisteminden bahsetmeden olmaz. Almanya’ya adaptasyonda bizi en çok zorlayan şeylerden biri de çöp sistemine adapte olmaktı. Gıda atıkları ayrı, plastikleri ayrı kartonları ayrı bir şekilde evde biriktirmek sonradan da bunları apartmanların büyük çöp bölümlerinde bulunan çöp kutularına atmak her ne kadar bir iş yükü olsa dahi bütün atıkları geri dönüştürebilmek için çok güzel bir yaklaşım.
Örneğin, gıda atıklarından dahi gübre yapılarak geri dönüşüm sağlanması beni çok etkilemişti. Bu konu ile ilgili epey bir kural olduğu için ayrı bir yazıda aktarmaya çalışacağım fakat özetle her şeyin tekrardan bir hayat bulduğu bu sistem karşısında etkilenmemek elde değil. Hatta bu sisteme adapte olunca fark ediyorsunuz ki, bireysel tüketiminizde dahi “ihtiyacımız kadar alalım” mantığı oluştuğu için, daha az israf ettiğiniz minimal yaşayıp tüketim toplumundan uzaklaştığınız bir yaşama doğru yelken açıyorsunuz yavaş yavaş.
Peki biz uğraşmak istemiyoruz, her şeyi tek poşette toplayıp atacağız derseniz ne oluyor? İşte bu noktada da çok büyük yaptırımlar var. Öncelikle çöp toplama görevlileri apartmanınızı tespit ediyor. Sonrasında da apartmana ceza kesiliyor. Eğer komşularınız da sizi tespit eder ve “ele verirse” hem ceza ödüyorsunuz hem de apartmandan çıkarılıyorsunuz. Bu şekilde ceza aldığınızda da tekrardan bir ev bulmak oldukça zor. Çünkü yeni ev sahibiniz eski ev sahibinizden referans mektubu isteyebilir. Yani uzun lafın kısası, sistemin çarkları işliyor. Adapte olup, bu çarklardan biri olarak bu güzel geri dönüşüm sistemine katkıda bulunmak en iyisi.
Geri dönüşümün ana konusu atıkların geri dönüşümü ile başladıktan sonra aslında bize çok farklı gelen ve mutlaka bahsetmek istediğim diğer kısımlar ile devam edelim. Yani “yeniden hayat verme” kültürü. Bu kültüre ikinci el kullanmak gibi yaklaşmaktan ziyade aslında birkaç örnek üzerinden giderek nasıl bir yaşam biçimi haline geldiğini aktarmaya çalışacağım.
Binalardan başlamak sanırım en doğrusu olacaktır. Birçok binanın yapım tarihi çok eskilere dayansa da içi yenilenerek halen kullanımda. Daha önce verdiğim örnek olan oturduğumuz eve ek olarak iş yerim de 1850 yılında yapılmış. Dışarıdan ne kadar tarihi bir yapıyı andırsa da içi de bir o kadar modern dizayn edilmiş.
Eski binaları yıkıp yerine yenisini yapmak yerine, restore ederek, modern dokunuşlar yaparak ona ikinci bir hayat kazandırmak temel yaklaşım olmuş. “Yık, yenisini yap” sistemindeki birçok maddi külfetten ve oluşacak olan moloz yığınlarından kurtulmak anlamına gelen bu yaklaşım beni çok etkilemişti. Tabi ki daha ilk başta sağlam yapabilmek, yüzyıllarca dayanacak bu binalar için ön koşul. Bunu başararak hem ekonomilerine hem de çevreye büyük bir fayda sağlıyorlar.
Binalardaki yeniden değerlendirme her ne kadar bireysel olarak insanların tekelinde olmasa da bireysel kullanılan birçok eşyada da yeniden değerlendirme çok popüler. Özellikle genç nüfusun büyük ilgi gösterdiği, ikinci el giysiler için bazı günler pazarlar kuruluyor ve oldukça yoğun da bir rağbet gösteriliyor.
Sadece bu iş için özel pazarlara ek olarak, kilo ile ikinci el giysi satan birçok mağaza da mevcut. İnsanlar “retro ve vintage” olarak gördükleri bu kıyafetlerle bir moda oluşturuyorlar ve bu da alternatif kültürde oldukça popüler.

Hazır alternatif kültür demişken, Avrupa’nın alternatif kültür başkenti olarak anılan Berlin’in alternatif tarafına da değinelim.
Nedir bu Alternatif Berlin?
Öncelikle alternatif kültür diyerek ne kastediliyor bunu analiz ederek başlayalım. Toplumda genel kabul görmüş kültüre karşı olarak oluşmuş bir kültür denebilir alternatif kültür için. Ana akım; akşam yemeği için şık giyinip lüks bir restauranta gitmekse, alternatif kültür de salaş bir restauranda keyifli vakit geçirmek gibi düşünülebilir. Yine aynı şekilde giyim için pahalı popüler markaların giysilerinden ziyade vintage ve çoğu zaman ikinci el olarak alınan kıyafetlerle bir moda oluşturmak da bu kültürün bir parçası. Ya da sanatı sokağa yansıtıp grafitilerle bazen politik bazen de dünya meseleleri ile ilgili mesajlarını topluma duyuruyorlar.
Tabi tüm bu farklılıklarıyla alternatif kültürü gözlemleyebilmek ve buralarda vakit geçirebilmek alışılagelmiş kültürel normlardan sıyrılarak çok başka bir deneyim yaşamanıza olanak sağlıyor. Berlin de bu konuda Avrupa’da en önde gelen başkentlerden biri. Berlin’de alternatif kültürün merkezi de Kreuzberg.
Kreuzberg, Türkiye’deyken dahi duyduğumuz, çoğu zaman “küçük İstanbul” olarak da betimlenen bir semtti. Tesadüfen biz de ilk evimizi burada tuttuk. Kreuzberg her ne kadar Türk toplumunun 1960’larda iş gücü anlaşmasıyla yerleştiği ve sonraları burada Türk kültürünü oluşturdukları bir semt olsa da bir diğer özelliği de alternatif kültürün Berlin’deki en büyük temsilcisi olması.
Tabi bu konuyu anlamak için Kreuzberg’in tarihsel geçmişini araştırdığımızda, Türk İşçi göçmenlerin bölgeye yerleşiminden sonra, kendi kültürlerini oluşturmak isteyen aynı zamanda klasik kültüre ve toplumun dayattıklarına karşı olan gençlerin, bir diğer deyişle o dönemin hippi’lerinin de bu bölgeye gelmesiyle yavaş yavaş Kreuzberg’in alternatif kültürün simgesi olduğunu öğrendik.
Peki neler var bu alternatif kültürde? Grafitilerle başlayabiliriz sanırım. Grafiti sanatını özellikle Kreuzberg’te hemen hemen her binada, dükkanların kepenklerinde adeta birer sanat eseri gibi görebilmek mümkün. Berlin duvarının kalıntılarındaki meşhur çizimlerden farklı olarak, grafiti çok daha sokak kültürünü yansıtan daha renkli ve özgür tasarımlar çıkaran, bazen bir protesto bazen de bir dışa vurum amacıyla kullanılan kendini ifade etme biçimi olmuş alternatif kültürde. Dürüst olmak gerekirse, sokakta yürürken ya da otobüs ile hızlıca geçiyor olsak bile, soğuk beton binalara bakmaktansa grafitileri izlemek çok daha iyi geliyor insana. Pazar günleri özellikle bir çok dükkan kepenk indirdiği için, kepenklere işlenmiş bu sanat eserleri ile sokaklar rengarenk oluyor.
Bir diğer önemli nokta da alternatif kültürde sosyal yaşamın, gösterişten uzak ve tamamen rahat, keyifli vakit geçirmeye odaklı olması. Lüks restaurantlar ya da şık giyimlerden ziyade, bazen tamamen salaş ve tabiri caizse “kulübe”den içeceğini almak bazen de marketten içecek bir şeyler alarak bir kanal kenarına oturmak tercih ediliyor.
Giyim kuşam olarak da zaten daha önceden de belirttiğim gibi vintage giyim bu alternatif kültürün önemli parçası. Özellikle Kreuzberg’te kurulan büyük bit pazarlarında onlarca stand kuruluyor ve buraya talep de çok fazla. İnsanlar kendi modalarını çok büyük paralar ödemeden oluşturuyorlar.
Hazır Kreuzberg demişken, Berlin’deki Türk toplumundan da bahsetmeden olmaz.
Berlin’de Türk Toplumu
1960’larda gerçekleşen İş gücü anlaşması ile, tüm Almanya’ya olduğu gibi Berlin’e de çok sayıda Türk aile yerleşmiş. Göç eden aileler için bir zamanlar yahudilerin yaşadığı ve ikinci dünya savaşı ile hayalet şehre dönen Kreuzberg yerleşim yeri olarak seçilmiş.
Berlin’e gelmeden önce “küçük İstanbul”da epey bir Türk nüfusu bekliyorduk. Geldiğimizde fark ettik ki gerçekten oldukça yoğun bir Türk nüfusu olmasına ek olarak, kültürümüz de Berlin’e hissedilir şekilde etki etmişti.
Bu kültürel etkileşimlere yemeklerden bahsederek başlayalım. Söz konusu Türk mutfağı olunca, yabancıların bayılarak yediklerini, yemeklerinizi çok sevdiklerini zaten herkes duymuştur. Fakat dönerin Berlin’in en popüler yemeği olduğu gerçeği yine epey şaşırtıcı bir gözlemdi bizim için.
En popüler fast food tercihi olmasına ek olarak, dönere farklı bir tarz da getirdiklerini duyunca biz de daha geldiğimiz ilk haftadan denemek istedik. İsim yapmış ve listelerde bir numara olan bir Türk dönerciye gitme kararı aldık.
Prefabrik ve seyyar bir işyerinden hallice bir dükkan önünde bekleyen onlarca insanı gördüğümüzde hayrete düşmüştük. Sıraya girmeden önce biraz incelediğimde dönerin, tavuk dönerin bol sebze ve peynirle yapılıp bol sos konmasından başka bir fark göremedim. Yine de merakımıza yenik düşerek sıraya girdik ve beklemeye başladık.
Soğukta ve ayakta tam bir buçuk saat sıra bekledikten sonra, dönerin bittiğini yenisinin hazır olmasının yarım saat alacağını söylediler. Tabi ki daha fazla dayanamayarak pes ettik. Epey de sinir olarak sıradan çıktık. Enteresan olan ise, bizden başka kimsenin ayrılmamış olmasıydı. Bu tatsız anıdan sonra bir daha Berlin’de dönere tövbe etsek de, aradan iki ay geçtikten sonra denedik ve gerçekten de çok beğendik. Şimdilerde bizim için de en güzel fast food alternatifi.

Sosyal Yaşam
Sıralarda beklemekten bahsetmişken Almanya’daki sosyal yaşamın bizim için en zor olan kısmından da bahsedelim: “Hayatın yavaş ilerlemesi”. Daha çocuk yaştan beri hep bir yerlere ve bir şeylere yetişmek zorunda olduğumuzdan mıdır bilmem, her işin hemen olmasını isteyen bir yapım var. Bunun sadece bana özel de olduğunu düşünmüyorum. Zira, bir restauranta gitsek ve ilk on dakika siparişimizi almazlarsa çoğumuz kalkar gider muhtemelen.
Burada ise sipariş almanın bazen yirmi dakika sürmesi hatta restauranta girebilmek için sırada bir buçuk iki saat kadar beklemek çok normal. Çoğu restaurant rezervasyon da kabul etmediği için, başlıyorsunuz sırada beklemeye. Bana ilginç gelen ise, herkesin bunu kabullenmesi ve gayet normal bir şekilde muhabbet ederek sırada saatler geçirmesi. Hatta bir kere iyi bir kahvaltıcıda sıra beklerken insanların yandaki kahveciden kahve alıp içtiklerini gülüp eğlendiklerini görüp çok şaşırmıştım.
Tabi bu hayatın yavaş ilerlemesi ve panik bir şekilde işleri yapmamak sadece restaurantlar özgü değil. Birçok yerde yine benzer olaylar başımıza geldi. Hatta bunun beni en çok strese sokanı da Almanya Yabancılar Ofisi’nde yaşanmıştı.
Mavi Kart için Almanya’da yaptığım başvuru esnasında, sıram gelince görevli memurun ofisine gittim. Evraklarımı aldıktan sonra, masasında bulunan kalınca bir kitabı açtı ve incelemeye başladı. Almanca bilmediğim için tabi kitabı hiç anlamasam da bir anda heyecana kapıldım. Evraklarımı kontrol ettikten sonra parmak izimi de alır beni gönderir, on dakikada bu iş biter ve Mavi Kart da bir ay sonra elime ulaşır diye beklerken bir anda sessiz ve gerilim dolu bir bekleyiş başlamıştı memurun ofisinde.
Görevli, önündeki kitabı okurken bir noktada içimde yükselen strese hakim olamadım ve “Bir problem var mı?” diye sordum. Bu soruyu duyunca biraz da sinirlenerek, “Zamanımız var, aceleye gerek yok, yasalara bakmalıyım” diyerek beni bekleme odasına gönderdi. Tabi hem odadan kovulmuş olmanın verdiği gerilim hem de “başvurum için anayasadaki neyi incelemek istiyor?” diye anlam veremeyeşim ile birlikte başladım beklemeye.
Yarım saat kadar sonra beni tekrardan odasına çağırdı ve işlemleri hallettik. Benim için de bir ders oldu, belli ki Almanya’da acele etmek, işlerin hemen olmasını istemek başıma iş açacaktık. Stressiz sakin ve aceleye getirmeden işleri halletmek gerekiyordu.
Devlet işlerinde ve bazen de sosyal hayatta yaşadığımız en büyük problem dil oldu. Genç nüfus çok akıcı bir şekilde İngilizce konuşsa da orta yaşlı ve yaşlı nüfus genel olarak İngilizce konuşmuyor buna ek olarak da bazen anlamlandıramadığımız şekilde tepki gösteriyordu. Farklı yerlerde küçük tatsız olaylar başımıza gelse de en anlam veremediğimiz olay sanırım markette başımıza gelen bir olaydı.
Market alışverişlerinde çoğu zaman hiç İngilizce’ye dahi gerek kalmadan, ekranda yazan miktarı ödeyerek işimizi çözüyoruz ve sonrasında bildiğimiz sayılı Almanca kelimelerden biri olan “teşekkür ederiz” diyerek çıkıyoruz marketten.
O gün, alışverişimiz sonrası yine ödeme aşamasındayken yaşlıca bir kasiyer ben parayı nakit verdikten sonra Almanca bir şeyler sordu. Tabi ekranda yazan miktarı bildiğim için eksik vermediğimden de eminim. İngilizce olarak Almanca bilmediğimizi söyledim. Fakat biraz daha sert bir tavırla ve ısrarla sorusunu tekrarladı. Almanca bilmediğimi anlatmak için ben de beden hareketleriyle çabaladım, ellerim ile bir şekilde “yok biz bilmiyoruz” demeye çalıştım. Fakat kasiyer bir türlü işleme devam etmiyor ve ısrarla bizden ne olduğunu anlamadığımız birşey bekliyordu. Çaresizce ne yapsam etsem diye düşünürken, sıradaki biraz genç bir Alman çeviri yaparak, “5 Cent’iniz var mı diye soruyor” dedi. Yani Almanca bilmediğimiz halde, bütün para vermek için amansız bir mücadeleye girmiş maalesef kasiyer.
Bu tatsız örneğin aksine çoğu zaman çok daha sıcak yaklaşımlar gördük. Sokakta karşılaştığımız insanlarla güler yüzle selamlaşmamız. Apartmanda komşularla denk geldiğimizde ayaküstü olsa da ayaküstü muhabbeti geçecek şekilde muhabbet etmek kesinlikle insana iyi hissettiriyor. Komşuluk ilişkileri ile ilgili de küçük bir anımızı anlatarak bu uzun yazımızı noktalayalım. Bu da kesinlikle enteresan bulduğumuz ve paylaşmamız gereken bir anımız.
Bir gün evde otururken zil çaldı. Tabi, Almanya’da ev adresimizi bilen ve bize misafirliğe gelecek biri olmadığı için “hayırdır inşallah” diyerek kapıyı açtım. Gelen kargocuydu. Kargo beklemediğimizi söylememe rağmen, biraz da benim şaşkınlığımdan faydalanarak, “bu sizin için değil üst komşunuzun, o burdan alacak” diyerek kargoyu bırakıp hızlıca uzaklaştı.
Daha ben ne olduğunu anlamadan elimizde emanet paket ile kalakaldık. Olayın şaşkınlığını üzerimizden attıktan sonra, biz de başladık kara kara düşünmeye. “Nerden bulacağız bu kişiyi? Ya şimdi paketi ulaştıramazsak? ” gibi sorularla içimiz içimizi yiyor. Daha önce böyle bir şey başımıza hiç gelmediği için, hatta İstanbul’da 4 sene boyunca komşularımızla bir merhabanın da ötesine geçmediğimiz için büyük endişe içindeyiz.
Akşam saatlerinde zil tekrardan çaldı. Bu sefer gelen üst kat komşumuzmuş. Küçük bir tanışmadan sonra, teşekkür ederek kargosunu alıp gitti. Epey şaşırmıştık. Fakat bunun çok normal olduğunu bizim kargomuzu da başka bir komşumuz alınca anlamış olduk. İnsanların birbirine güvendiği bir toplum düzeni karşısında he ne kadar ilk başta bir şok yaşasak ve gerilsek de zaman geçtikçe ve alıştıkça çok mutlu olmuştuk.
Uzun uzun anlatmaya çalıştığım ilk dört ayımız süresince gözlemlerimiz bunlardı. Yeni bir kültür tanımak ve ona adapte olmak bir yandan çok stresli bir süreç olsa da diğer yandan da çok keyifli. Bocaladığımız, şaşırdığımız, heyecanlandığımız birçok olay başımıza gelse de hayatımızın her gününün birbirinden farklı heyecan verici bir keşfe dönüştüğünü görmek en büyük mutluluk.
Her ne kadar bu yazıda ilk gözlemlerimizi anlatmaya çalışsam da, günler geçtikçe, yeni deneyimler kazandıkça onları da paylaşıyor olacağım. Şimdilik bu kadar ama siz takipte kalın:)
Görüşmek üzere






