Hangi Ülkeye Yerleşmeli?

Herkese Merhaba! 👋

Öncelikle, yurt dışına yerleşmeye karar verdiğimiz sürecin başını kaçıran arkadaşlara bu yazıyı tavsiye ederek başlayalım. Burda çok detaylı olarak, ilk şirketimdeki kariyerimin yedinci yılından sonra nasıl bir ayrılık kararı aldığımızı ve yurt dışına yerleşmek için temel motivasyonlarımızı anlatmıştım.

Yurt dışına yerleşme kararı aldığımızda aklımızda herhangi bir ülke yoktu ve birçok seçenek bizim için masadaydı. Uzun araştırmalar sonucunda Almanya’da karar kıldık ve şuan eşimle birlikte Yazılım Mühendisleri olarak Berlin’de çalışıyoruz. Bu yazımda, araştırma sürecinde öğrendiklerimizi ve neden Almanya’da karar kıldığımızı detaylı bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Amerikan Rüyasından Uyanmak

amerika

Yurtdışına çıkmaya karar verdikten sonra, ilk adım tabi ki iş başvurusu yapmak. Eğer aklınızda net bir ülke varsa, Harika! Hiç zaman kaybetmeden Linkedin ya da Glassdoor gibi kariyer sitelerinden başvurularınıza hemen başlayın. Hatta yurtdışı iş görüşme deneyimlerimizi paylaştığım bu yazıyı da inceleyebilirsiniz.

Fakat bu şekilde bir seçeneğiniz yoksa, sizi bir karar verme ve masadaki seçenekleri tek tek inceleyip eleme dönemi bekliyor. O halde, buyrun başlayalım.

Öncelikle bu yazımda kendi deneyimlerimizden bahsedeceğim için, konu Software Developer (ben) ve Software Test Engineer (eşim) meslekleri örnekleri ile ilerleyecek. Kendi deneyimlerimizden bağımsız olarak, araştırmalarımız ve ülkeleri kıyaslarken dikkat ettiğimiz unsurların, diğer meslek gruplarından arkadaşlar için de faydalı olacağına inanıyorum.

İş aramaya başlarken ilk hedefimiz biraz da yüksekten uçarak, Amerika Birleşik Devletleri idi. Bunun altında yatan temel sebep, aslında tabiri caizse “Amerikan Rüya“sıydı. Sanırım biraz da küçük yaşlardan itibaren Hollywood Filmleri’nin etkisinde kalıp, taşı toprağı altın herhalde bu ülkenin diye düşünerek araştırmalara başladık.

Tabi işin şakası bir yana; takip ettiğimiz forumlarda ve çeşitli bloglarda gördüğümüz, bir yazılımcı için çalışılacak en iyi ülke olarak hep en tepedeki isim Amerika idi. Bunun altında yatan temel sebep ise; en iyi yazılımcıları ülkelerine çekmek için sağladıkları maaş skalaları, yan haklar ve çok fazla iş alternatifin bulunması olarak açıklanıyordu. Ayrıca, kariyerimizin bir döneminde mutlaka hayata geçirmek istediğimiz “start-up” için de destekler ve yatırımcılara ulaşılabilirlik açısından adeta bir fırsatlar ülkesiydi gözümüzde.

Tabi, Amerika beraberinde Türkiye’ye çok uzak olmak ve saat farkının da neredeyse yönetilebilir olmaması gibi bazı zorlukları getiriyordu. Fakat, en azından şuan kariyerimiz ve şartlarımız buna müsaade ederken bir kere denemek kesinlikle bizim için heyecan verici bir durumdu. Biz de bu hislerle başladık Amerika’daki birçok şirkete başvuruda bulunmaya. Eyalet ya da şehir ayırt etmeden, daha çok şirket ve ilan odaklı bir çok başvuru yaptık.

Uzunca bir başvuru süreci sonrasında, iki yüzü aşkın başvuru gerçekleştirdik. Birçok reddedilme ile birlikte ilerleyen hiçbir sürecimizin olmaması açıkçası yaşadığımız büyük bir hayal kırıklığıydı. Fakat birkaç hafta sonra, Uber San Fransisco Ofisi’nden gelen bir görüşme isteği bizi çok heyecanlandırdı ve tükenen umutlarımız tekrardan yeşermeye başladı.

Uber ile görüşme günü geldi çattı. Tabi hem Uber hem de San Fransisco Ofisi’nden biri iletişime geçtiği için çok heyecanlıydım. İnsan Kaynakları görüşmesi olduğu için genel olarak görüşme benim deneyimlerim ile başladı. Detaylı bir şekilde üniversite mezuniyetinden başlayıp tüm deneyimimi aktardım. Kariyerimi ve yaptıklarımı ilgi çekici bulmaları beni daha da motive etmiş ve heyecanlandırmıştı.

Sonrasında, pozisyon detaylarını anlatmak üzere İK temsilcisi söze başladı. Uber ile ilgili birçok bilgi verdikten sonra, konuyu Uber Danimarka ofisine getirdi ve daha da kapsamlı bilgiler vermeye başladı. Tabi, ben biraz endişe biraz da hayret ile “Danimarka neden çıktı şimdi?” diyerek bir yandan da karşı tarafa şaşkınlığımı bildirmemeye çalışarak dinlemeye devam ediyordum.

Fakat, bir anda gelen “Danimarka’da yaşamak sizin için sorun olur mu” sorusu ile büyük bir şok yaşadım. Aslında başvurduğum ilanın genel bir ilan olduğunu, Danimarka’da yeni bir ofis kurup, büyümeye gitmek istediklerini açıkladı. İlanın bir noktasına da “relocation to Denmark” eklemişler ama bir anda toplu başvuru yaparken çok da dikkat etmemişim.

Amerika’da bir pozisyon ile ilgilendiğimi söyleyince, Amerika’da çalışma izni almanın zor olduğunu ve genellikle hali hazırda çalışma izni ya da yeşil kartı olan kişileri değerlendirdiklerini ve vize sponsorluğu yapmadıklarını söyledi.

Bu görüşmeden sonra bir noktada üzülsem de diğer bir noktada da sevindim. Sevindim, çünkü hiç geri dönüş alamamak motivasyonumuza zarar verse de bunun geçmiş deneyimlerimizden ya da CV’mizdeki yeteneklerimizden çok çalışma izinlerine biraz bağlı olduğunu ve şirketlerin genellikle bu vize için çok uğraşmak istemediklerini anlamış oldum. Üzüldüm çünkü bizim için “Amerikan Rüyası” başlamadan bitmiş oldu.

Bir küçük dipnot olarak, şu anımı paylaşmak istiyorum. Almanya’ya taşındıktan bir ya da iki ay kadar sonra, iş yerinde farklı ülkelerden arkadaşlarla “yazılımcılar için en ideal çalışılacak ülkeler” üzerine bir konuşma gerçekleştiriyorduk. Laf dönüp dolaşıp maaş olanaklarına geldi. Çok şaşırdığım bir gerçek olarak, Almanya’daki maaşların euro olarak Hindistan’da da aynı olduğunu öğrendim. Yani bir diğer deyişle, Hindistan’lı arkadaşların Almanya’da eline ayın sonunda net olarak 3000 Euro geçiyorsa, Hindistan’da kazandığı Rupi’yi Euro’ya çevirdiğinde yine eline 3000 Euro geçiyordu. Tabi, Türkiye’deki kur farkını ve kendi durumumuzu düşününce benim için gayet şaşırtıcı bir bilgi olmuştu.

Benim şaşkınlığıma aldırmayarak, Hindistan’lı arkadaşlar konuşmaya devam ettiler. Hindistan’ın elindeki yetenekleri tutmak adına bu şekilde bir yol izlediğini fakat Hindistan’ın da aynı Avrupa gibi maaş ve olanaklar açısından yarışamadığı tek ülkenin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu eklediler.

Amerika, dünyadaki en yetenekli yazılımcıları çekmek adına, küresel piyasadaki en yüksek maaş skalalarını ve olanakları sağlıyor, yeni girişimleri de destekleyip çok büyük yatırımlar sağlıyordu. Bunu tasdikler neticesinde benzer cümleleri Portekiz’li hatta Alman arkadaşlar da söyledi. Özetle, Amerika’daki olanaklar Avrupa’nın sağladığı olanakların da ötesindeydi.

Tabi konuşmamız devam ederken, herkes bir kez daha şu gerçeğe de vurgu yapmıştı. Hali hazırda oturum izni ya da yeşil kart olmadan, iş verenin vize sponsorluğuyla gitmek çok ama çok zordu. Diğer ülkelerden gelen bu arkadaşların yorumlarından da anladığım kadarıyla, sadece Türkiye için değil fakat Avrupa ve Hindistan için de Amerika’da çalışabilmek gerçekten hayalleri süslerken, ulaşılmasının güç olması da bir o kadar hevesleri kırıyordu.

Kendi deneyimlerimizden Amerika çalışma vizesinin kolay çıkmadığı sonucuna varmam, Amerika’da çalışmak veya yaşamak isteyen arkadaşların motivasyonunu kırsın istemem. Bizim sürecimiz bu şekilde sonuçlandı, fakat sonuna kadar devam edip başaran hikayeler de mevcut. Biz sadece çok ısrarcı olmayıp, farklı alternatifleri değerlendirmek istedik.

Yeni Rota Avrupa

avrupa

Amerika hayalinden şimdilik vazgeçip, Türkiye’ye hem mesafe olarak yakın hem de birçok arkadaşımızın da deneyimlediği, hatta bazı ülkeleri bizim de gezip gördüğümüz Avrupa’ya yönelişimiz bu şekilde başlamış oldu.

Avrupa, tabi ki birçok güzel ülke ve şehir seçeneğine sahip. Bunların arasından seçim yapmak da yine güzel bir araştırma gerektiriyor. Türkiye’deki “kurulu düzeni 🙂 “mizi bırakıp, yeni bir ülkeye taşınmak aceleye getirilecek bir konu olmadığı için ihtimaller üzerinde ince eleyip sık dokuyarak birçok etkeni gözden geçirmeye tekrardan başladık.

Tabi araştırmaya başladığımızda masada birçok seçenek vardı. Avrupa’nın birçok ülkesi yaşlanan nüfuslarına bir çözüm olarak, nitelikli iş gücünü kendisine çekmek için farklı olanak sağlıyor. Buna ek olarak, gezip gördüğümüz Avrupa Ülkeleri her zaman bizde heyecan oluşturan ülkelerdi. Biz de uzun bir araştırma sürecinin ardından, bu seçenekler arasından Almanya’ya karar verdik. Yazının bundan sonraki bölümünde, kararımız nasıl şekillendi, nelere dikkat ettik, neleri araştırdık biraz da bundan bahsedelim.

Üzerinde düşündüğümüz ilk ülkeler; iklimiyle ve gece gündüz süresiyle çok büyük zorlukları beraberinde getirirken, medeniyeti, ekonomisi ve eğitim seviyesi ile de dünyada lider konumda olan İskandinav Ülkeleri idi yani İsveç, Norveç Danimarka ya da Finlandiya.

Kuzey Ülkeleri’nin ilk seçenek olarak masaya gelmesinin ana sebebi biraz da 2012 yılında İsveç’te yaptığım Erasmus Öğrenci Değişim Programı’ydı. Uzun süre önceden de olsa, bizzat altı-yedi ay kadar yaşadığım ve çok etkilendiğim İsveç daha o dönemler “birgün mutlaka geri dönmek istediğim” bir ülke olmuştu benim için.

2012 yılında Erasmus programı ile ilk defa yurt dışına çıkıyor olmanın heyecanının yanında, deneyimlediğim refah seviyesi, toplumdaki huzur, eğitim seviyesi, ailemiz için uzun süreli bir ikinci memleket olmak için kesinlikle çok uygundu. Gelir seviyesinin yüksek olduğu bir gerçekti fakat hayat da bir o kadar pahalıydı.

Ekonomik olarak, kuzey ülkerindeki refah daha çok insanların yaşam tarzlarıyla ilgiliydi diye düşünüyorum. Gelirlerinin iyi olmasına ek olarak, minimalist yaşam tarzı ile de tutumlu bir hayat yaşayarak hem hayattan keyif alıp hem de kaliteli bir hayat yaşıyorlardı. Tabi ki, yine de maaşlarının alım gücü bu kaliteli yaşamı elde etmede en önemli faktördü.

Doğası, insanların birbirlerine olan saygısı, huzurlu ve güvenilir yerler olması tabi ki diğer önemli etkenlerdi. Bu toplumsal kurallara ve düzene biz Türkiye’den gelen arkadaşlar olarak şaşırırken, aynı zamanda Avustralya’dan, İspanya ve Fransa’dan gelen arkadaşlar için de bu kurallar “It is so Swedish” idi yani farklıydı.

Bir de mutlaka belirtmeliyim ki, eğitim sistemi de çok ilerideydi. İlk öğretim ve Lise eğitimini gözlemleyemesem de neredeyse sokaktaki herkesin akıcı bir şekilde İngilizce konuşlabilmesi başlı başına kaliteli bir eğitim aldıklarını kanıtlar şekildeydi. Kendim de bir dönemi orda okuyarak deneyimleyebildiğim, Üniversite Eğitimleri de ezberden tamamen uzak, düşünmeye, proje geliştirmeye olanak sağlayan, her yaştan halka açık olarak (örneğin ev hanımısınız ve yazılım öğrenmek istiyorsunuz, Üniversite’den bu dersi alabiliyorsunuz) çok etkileyiciydi. Özetle; hayat standartları bundan neredeyse on yıl önce dahi çok ilerideydi ve benim için rüya gibi bir ülkeydi

Bunca güzelliğin içerisinde Kuzey Ülkeleri için karşımıza iki büyük zorluk çıkıyordu: İklim ve gece/gündüz saatleri. Yine kendi deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, -38 dereceyi de, 3 saat gündüz saatini de deneyimlemiştim. Kış aylarında uyanıp okula gidebilmek, çok büyük bir mücadeleydi. Özellikle, güneşe, yaz mevisimine aşık olan bir çift için sanırım en büyük zorluk ve hatta üzerinde çok dikkatlice düşünülmesi gereken konu bu zorlu şartlara adapte olunulup olunamayacağıydı.

Her ne kadar bizim için çok çok büyük bir zorluk olacak olsa da yine de İsveç’e bir şans vermekte kararlıydık. Bu şekilde, başladık başvurulara. Şehir olarak da göreceli olarak büyük şehirleri olan “Stockholm”, “Malmö” ve “Göteborg” şeklinde filtreleyerek seçenekleri değerlendiriyorduk.

İlk etapta dikkatimizi çeken, yoğun bir şekilde Embedded Software Engineer, C/C++ Software Engineer ilanlarının çok fazla olmasıydı. Sanıyorum ki, Kuzey Ülkeleri’nde gömülü seviyede ve elektronik yazılım konusunda epey bir istihdam açığı bulunuyordu. Benim ve eşimin altyapısına daha uygun olan Java teknolojileri üzerine bulduğumuz ilanlar daha azdı. Buna rağmen, bulduğumuz tüm ilanlara başvurduk. Bir müddet sonra, İkea’dan aldığımız bir geri dönüş ile bir sürece başlamış olduk. Fakat, bu süreç de olumsuz sonuçlanınca, hali hazırda aklımızda soru işlareti olarak duran soğuk iklim şartları ve diğer ülkelere kıyasla çok fazla geri dönüş alamamız sonucunda İsveç’ten vazgeçmiş olduk.

Rotamızı kuzeyden epeyce bir güneye çevirerek sıradaki seçeneğimizi İspanya olarak belirledik. İspanya, aslında birçok konuda İsveç ile taban tabana zıt bir ülke idi. Balayından sonraki ilk yurtdışı tatilimizi eşimle birlikte Barcelona, İbiza ve Madrid olacak şekilde İspanya’da yapmıştık. O dönemki iş yoğunlukları ve hayat stresini de düşündüğümüzde İspanya’daki “kafa rahatlığı” bizim için büyüleyici olmuştu. Güneşin neredeyse hiç batmaması, cennetten bir parça gibi olan büyüleyici koylara çok yakın olması, deniz yemekleri, hareketli ve eğlenceli hayatı İspanya’yı her zaman çok ayrı kılmışltı bizim için. Tabi bir tatilden çok, hem çalışmak hem de yaşamak için de aynısını düşünebilecek miydik? Bunu araştırmaya başladık.

İspanya’da (daha çok Barcelona ve Madrid) çalışmakla ilgili yaptığımız araştırmalarda ilk dikkatimizi çeken problem dil sorunu oldu. Uzun süreli bir hayat planlamada kesinlikle İspanyol’ca öğremek kesinlikle gereken bir koşul olarak belirtiliyordu. Her ne kadar yeni bir dil bizim için güzel bir aktivite olsa da, adaptasyon sürecinde büyük problemler oluşturabilirdi. Zira, turistken dahi yerel esnafın İngilizce’ye çok mesafeli yaklaştığı ve iletişim problemi yaşamamız bizim de seyahatimizde deneyimlediğimiz bir problemdi.

Bunun yanı sıra, takip ettiğimiz kadarıyla yakın zamanlarda İspanyol ekonomisinin de zor zamanları olmuş ve ülke ekonomik krizler yaşamıştı. Sokaklarında gezerken çok dikkatli olmamıza rağmen, güvenli hissetmediğimiz hatta korktuğumuz anlar, bir de bloglardan okuduğumuz bazı tatsız durumlar, İspanya’daki güvenlik ile ilgili de ciddi soru işaretleri oluşturuyordu.

Tüm bu sorunlara rağmen; denizi, güneşi, kafa rahatlığını düşünerek iş başvurularına başladık. Burdaki seçenekler ve başvurulara geri dönüşler, bazen sadece İspanyol’ca bilen aday aransa da, İsveç’ten çok daha fazlaydı. İlerleyen süreçlerle birlikte İspanya için daha da heyecanlandık. Hatta eşimin bir süreci teklif alması ile sonuçlandı.

Teklif beklediğimizin epey altındaydı. Revize için iletişime geçtiğimizde İK, İspanya’daki ortalamanın yukarısında bir maaş sağladıklarını söyleyince, İspanya’daki maaş imkanlarının beklentimizin altında kaldığını anlamış olduk. Aradığımız maaş imkanınını bulamayacağımızı anlamış olduk ve İspanya’yı da ihtimallerden eledik.

İngiltere gerek Ankara Anlaşması ile giden arkadaşlarım sebebiyle, gerekse herhangi bir dil problemi yaşamadan kolayca adapte olabileceğimiz gerçeğiyle seçenekler arasına girse de, sonrasında Brexit süreci ile seçeneklerimizden çıkarmak durumunda kaldık. Çok detaylı araştırmasak da, ve aslında Brexit ile ilgili çok net cevapları bulamasak da, hayalini kurduğumuz Mavi Kart için çok doğru bir seçenek gibi durmuyordu.

Tabi Avrupa Birliği’nde daha birçok güzel ülke olmasına rağmen, bu noktada ihtimaller bizim için ikiye inmiş oldu, Almanya ve Hollanda. İki ülkede de çok yakından tanıdığımız arkadaşlarımızın olması, onların tavsiyeleri ve kendi araştırmalarımız sonucunda kesinlikle nitelikli iş gücünü ülkeye çekmek için sağlanan imkanlar ve ülkelerin şartları bizi heyecanlandırıyordu.

Bu aşamada biz kararımızı Almanya olarak belirledik. Fakat “Hollanda şu sebeple olmadı” demekten çok aslında “Neden Almaya’yı seçtik?” Diyerek bu sonuca varmak sanırım daha doğru olacaktır.

Neden Almanya’yı Seçtik?

almanya

Öncelikle daha yolun çok başındayken ,yani yurt dışına yerleşmeye karar verdiğimizde, öğrendiğimiz Mavi Kart bizim için öncelikli hedefti. Mavi Kart’ın detayları için bu yazımı inceleyebilirsiniz.

Mavi Kart, iki Avrupa Ülkesi hariç (Danimarka ve İrlanda), tüm Avrupa Birliği ülkelerinin katıldığı bir anlaşma. Fakat, temel koşullar haricinde, her ülke kendi kriterlerini ve kabul koşullarını da oluşturmuş durumda. Aşağıdaki 2017 yılından (en güncel istatistiği malesef bulamadım) istatistiğe baktığımızda da Almaya’nın bu ülkeler arasında açık ara lider olduğunu görebiliriz.

mavi kart

İkinci önemli konu da tabi ki, maddi olanaklar. Bu noktada maddi imkanlardan bahsederken, kazanılan maaşın hayat şartlarına oranı sanırım en doğru kıyaslama olacaktır. Yaptığımız araştırmalarda, İsviçre’nin, Amerika’nın ardından Yazılım Mühendisleri için en yüksek maaşı veren ülke olduğunu öğrendik. Fakat, İsviçre hayat pahalılığı ve masraflar açısından da Avrupa’daki tepedeki ülkelerden biriydi. Yani Almanya’da verilen maaş ile İsviçre’de verilen maaş arasındaki fark, hayat pahalılığı ve masraflar karşısında eriyecekti. Bir diğer deyişle Almanya; en iyi maaşı vermese de verdiği maaş ile rahat bir şekilde geçim imkanı sağlarken birikim yapmaya da olanak sağlayan ülkeler arasındaydı.

Maaş ne kadar önemliyse, o maaş ile bir şeyler alabilmek de tabi ki o kadar önemli. Türkiye’de uzun süredir gündemden düşmeyen “Almanya’da bir market alışveriş fişi” gibi paylaşımlardan ziyade aslında biz bu konuyu bizzat yakın çevremizden de gözlemleme şansı bulmuştuk. Almanya’da yaşayan akrabalarımız ev/araba (ki genellikle çok iyi modeller) gibi artık Türkiye’de iki mühendis maaşı ile de neredeyse hayal olan varlıkları rahat bir şekilde alabiliyorlardı.

Doğrudan bir birikimleri olmasa da bankaların düşük faizli kredi oranları, Mortgage gibi, bu noktada epey yardımcı oluyordu. Tüm bu konularda aslında bilgiye şüpheci yaklaşarak dijital çağın meyvelerinden yararlanarak, Almanya ikinci el ya da sıfır araç fiyatları, ya da elektronik fiyatlarına İnternet üzerinden araştırdığımızda vardığımız sonucu şöyle özetleyebiliriz. Almanya’ya çok ucuz bir ülke demek asla doğru olmasa da, Almanya’da maaşın diğer Avrupa Ülkeleri’ne göre kesinlikle önemli bir alım gücü var.

Maddi imkanlara ek olarak, artık yapacağımız değişikliğin bizim için kalıcı bir değişiklik olmasını istediğimiz için ülkenin göçmenlere olan yaklaşımı da tabi ki çok önemli bir konuydu. Almanya’nın çok uzun süre önce imzalanan iş gücü anlaşması ile Türkiye ile inkar edilemeyecek bir bağı var. Aynı şekilde kayda değer de bir Türk göçmen nüfusu. Her ne kadar, son dönemlerde alınan karar ile çifte vatandaşlığı kaldırsalar dahi, süresiz oturum hakkı ulaşılabilir bir seçenekti ve çevremizde de bu hakkı edinmiş birçok örnek bulunuyordu.

Buna ek olarak, Almanya’nın yaşlanan nüfusuna alternatif oluşturmak için nitelikli göçmenleri ülkeye çekme planları da sürekli basının gündemindeydi. Her yıl binlerce alanında uzman kişiye ihtiyaç duydukları, bunun için nitelikli iş gücünü cezbeden yeni yasaları çıkartmaya başlayacakları basında sıkça yer alıyordu.

Hatta bu konuda, bir gelişme paylaşarak Avrupa’nın nitelikli iş gücünü çekmek için nasıl bir yarış halinde olduğunu belirtmek istiyorum. Almanya’ya ilk taşındığımız günlerde, Almanya’da büyük bir heyecan vardı. Senelerdir Almanya’yı yöneten Angele Merkel’in görev süresi doluyordu ve Almanya yeni liderini ve hükümetini seçmeye hazırlanıyordu.

Seçimin sonucunda sandıktan üç partinin koalisyou çıktı ve hükümeti kurmakta anlaştılar. Daha ilk açıklanan hükümet planında “Göçü kolaylaştırmak” da yer alıyordu. Bu bağlamda, çifte vatandaşlık tekrardan gelirken, beş senenin sonunda çifte vatandaşlığa geçiş de mümkün kılınıyordu. Hem düzensiz göçü önlemek hem de nitelikli iş gücünü ülkeye çekerek iş gücü açığını kapatmak yeni kurulan hükümetin de en öncelikli konusu olarak gündeme gelmişti. Avrupa’daki yarışta Almanya ne kadar istekli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı benim için.

İş olanakları açısından da özellikle Yazılım Mühendisliği için yaptığımız araştırmalarda, birçok fırsatın mümkün olduğu gözle görülebilen bir gerçekti. Bir çok global ve yazılım sektöründe isim yapmış şirkete ek olarak, umut vadeden ve büyüme potansiyeli yüksek start-uplar da ilanlarda karşımıza çıkıyordu. Çok nadir olarak, Almanca şartı istenmesi de ,yani İngilizce bilmenin yeterli olması da, yine olumlu bir durumdu bizim için. Hatta bloglardan okuduğumuz kadarıyla, kendi işimizi bir gün kurma hayali de Almanya’daki start-up destekleme programları ile mümkün olabilecek izlenimi uyandırıyordu.

Tabi herşey toz pembe değildi. Almanya’da bizi bekleyen bir dil problemi vardı. Her ne kadar iş yerleri uluslararası takımlardan oluşup neredeyse iş görüşmelerinde hiç bir Alman yetkiliyle görüşmesek dahi, uzun vadede sosyal yaşamda ve devlet bürokrasisinde bir problem olacağı aşikardı.

Bir diğer önemli problem de her ne kadar Kuzey Ülkeleri kadar olmasa da Almanya’nın da iklimi Türkiye’ye göre daha sertti ve bizim için epey soğuk şeklinde düşündüğümüz eksi onbeş-yirmi dereceler Ocak, Şubat Ayları için neredeyse mevsim normaliydi.

Günün sonunda araştırmalarımızı tamamlayıp, terazinin bir kefesinde olanaklar bir kesesinde de zorluklar olacak şekilde değerlendirme yaptığımızda bizim için terazi olumlu taraftan yana ağır bastı ve böylece Almanya’ya yerleşme planımız için net adımlar atmaya başladık.

Sizlere de bu zorlu sürecin sonunda gönlünüzden geçen ülkeye yerleşmenizi dileyip, yazımızı sonlandıralım.

Hoşçakalın

3 thoughts on “Hangi Ülkeye Yerleşmeli?

  1. tayfunbeyazt's avatar

    Hocam merhabalar. Uber in Danimarka teklifini niye reddettiniz?

    Like

    1. kaan bobac's avatar

      Selamlar Tayfun,
      Öncelikle sorun için teşekkürler. Uber Danimarka’daki pozisyon için görüşmek istediğinde yurtdışı arayışımızın daha ilk zamanlarıydı ve Amerika ilk seçeneğimizdi. Fakat görüşmeden Amerika için vize sponsoru olmadıklarını anlayınca, hemen Danimarka seçeneğini değerlendirmek yerine Amerika’dan vazgeçip Avrupa’daki ülkeleri tekrardan araştırmaya karar verdim. Bu sebeple bir adım geri atarak Uber ile olan süreci orda sonlandırdım.

      Like

      1. tayfunbeyazt's avatar

        Cevabınız için teşekkürler hocam, sağolun.

        Liked by 1 person

Comments are closed.

search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close