Toplantının başlamasına yirmi dakika kala son eksiklere bir kez daha dikkatlice baktım. Yeni işimde bu toplantıyı ilk defa organize edeceğim için, içim içime sığmıyordu. Her ne kadar kariyerim boyunca defalarca kez yaptığım bir iş olsa da, ilk defa yabancı bir ülkede ve sadece bir haftadır tanıdığım kişilerle bu toplantıyı gerçekleştirmek büyük bir heyecan olmuştu benim için.
Toplantının içeriğine ve konuşacağımız konulara ek olarak dilinin İngilizce olmasına da eski şirketimden aşinaydım. Fakat kültürel olarak bu kadar farklı milletten insan ile profesyonel bir toplantı yapmak ilk kez deneyimleyeceğim bir şeydi. Toplantı için son beş dakikaya girerken, açılış kısmını ,akıcı bir şekilde yapabilmek için, birkaç kez daha içimden pratik ettim. Sanırım uzun süredir ilk defa bu kadar şiddetli yaşadığım heyecanı saymazsak, hazırdım
Sil Baştan
Duygularımı tarif ederken toplantının içeriğinden bahsetmeden başlamış olduk. Toplantı, yazılımcı arkadaşların birçoğunun bildiği “Sprint Planlama” toplantısıydı. Bu toplantıyı daha önceden hiç duymayanlar için de ekibin iki haftalık süreçte yapacağı işleri planladığı toplantı şeklinde kabaca özetlemiş olayım.
Yeni takımımda “Scrum Master” rolünü bana verdikleri için toplantıyı ben organize ediyorum. Toplantıya bütün ekibimiz ve aynı zamanda ürün yöneticisi görevini de üstlenen departman yöneticimiz de katılıyor. Kendisi benim iş görüşmemi yapan kişi ve ben de doğrudan bu yöneticimize raporlama yapıyorum.
Henüz ilk haftam olmasına rağmen bu toplantıyı benim organize etmemi istediler. Her ne kadar bu rolün gerektirdiği sorumluluklardan biri de olsa, takımda çok yeni olduğum için ve bu toplantının önemli bir ilk izlenim oluşturacağını bildiğimden her zamankinden çok “yapamazsam” korkusu içindeydim.
Toplantıya hazırlanırken, ekibin ben gelmeden önceki performanslarına bakarak bu iki hafta içerisinde ne kadarlık bir işi tamamlayabiliriz diye analize başladım. Sonrasında da ürün yöneticisinden gelen hedefleri ve bu hedefleri ne zamana yetiştirmemiz gerektiğini dikkatlice inceledim. Tüm bu analizleri bir araya getirerek, kafamda ekibin başarabileceği bir iş miktarı oluşturmuş oldum.
Profesyonel yetkinlik sertifikasına sahip olduğum, yazılım geliştirme döngüsü Scrum’a göre her ne kadar yapılacak iş miktarını belirlemek yazılım ekibinin otoritesinde olsa da Scrum Master olarak benim bu toplantıdaki görevim takımın iki haftalık süreçte yapmayı planladığı işin, proje hedeflerimizi ıskalamadığından emin olmak.
Toplantıya başladık. Toplantıyı ,pandemi koşulları sebebiyle, ekipteki birçok arkadaş evden çalıştığı için online olarak gerçekleştiriyoruz. İlk sözü ben alarak, hedeflerimizden ve takımın mevcut performansından bahsettim. Sonrasında hız kesmeden en can alıcı kısım olan yapılacak işlerin planlanmasına geçtik.
Bu aşamada fark ettim ki arkadaşlar eski şirketimdeki deneyimlerimden farklı bir yöntem izliyordu. İşin kitabına baktığımızda da aslında önerilen yöntem onların yaptığıydı. Fakat, bu yöntem çok kaotik bir hal alabileceği için biz bu yöntemi takip etmezdik. Yazılım ekibinin yapacağı iş miktarını seçmesi yerine, proje yöneticilerine ne kadarlık iş yapılması gerektiğini sorar, onlardan gelen işleri ekibe açıklar toplantıyı bitirirdik. En kaba tabirle; ne kadar iş yapılması gerektiğine işi yapacaklar değil müdürler karar verirdi. Yeni şirketimde bunu önerilen şekilde yaptıkları için inceden de bir hayranlıkla izlemeye koyuldum.
Yazılım ekibi yapacakları işleri birer birer seçmeye başladı. Acaba benim hesapladığımdan da fazlasını seçerler mi diye iştahla düşündüğüm sırada, henüz düşündüğüm sayının yarısına gelmişken, “Bu kadar yeterli, burada kalalım. Bundan daha fazlasını yapamayız.” dediler ve yapılacak işleri seçmeyi tamamladıklarını söylediler.
Tam da bu sırada, biraz eskiyi düşünerek, aynı toplantıyı hiç bu şekilde karışıklıklar yaşamadan yarım saat içinde tamamladığımızı hatırladım. Önce ben söze başlardım. “Proje yöneticilerinden gelen bilgilere göre önümüzdeki iki hafta bunları yapmamız lazım”, “Şunları tamamlamalıyız” derdim. Takımın kapasitesinden fazla bir iş yükü varsa mesai planlaması yapar, karışıklığa ve tartışma ortamına mahal vermeden toplantıyı bitirirdik. “Yeni takımda bu planlamayı kitabına göre yaptılar güzel oldu ama beklentimin çok daha azında bir miktar seçtiler. Bunu yöneticime nasıl açıklarım” diye bir müddet düşündüm kendi kendime.
İlk şoku atlattıktan sonra, biraz hayal kırıklığı biraz da şaşkınlığa uğramış bir ses tonuyla konuşmaya başladım. Hedeflerin bizim için önemli olduğunu, kendimizi üst yönetime ispat etmemiz gerektiğini, böylelikle daha iyi yerlere geleceğimizi uzun uzun anlattığım bir motivasyon konuşması yaptım. Bununla yetinmeyerek ,belki biraz da itici olarak, neredeyse yalvarırcasına “Şunu da bari ekleyelim”, “En azından bunu bitirebiliriz” diye önerilerde bulundum. Bir yandan hararetli bir şekilde insanları ikna etmeye çalışırken, bir yandan da kameradaki görüntülerden tepkileri ölçmeye çalışıyordum. Konuşmam uzadıkça, ikna edici olmaktan çok gerilimin ve memnuniyetsizliğin tırmandığını anladığımda çaresizce konuşmamı noktaladım.
Benden sonra sözü her alan kişi birbirini destekleyerek, “Ne kadar iş yapılacağına sadece takım karar verir”, “Senin dediğin miktardaki iş mesaiye kalmadan yapılamaz, bizim sosyal hayatımız var”, “Biz böyle baskıcı bir yaklaşım istemiyoruz, şirket kültürümüzün korunmasını istiyoruz” ve daha birçok sert ve doğrudan beni hedef alan ifadeyle görüş bildirdiler.
Henüz ilk haftamda “istenmeyen kişi” ilan edilememe ramak kaldığını fark ederek üzüntüye kapıldığım esnada, ürün yöneticisi söz aldı. “Nihayet beni destekleyecek bir kişi söz alıyor.” diye düşünürken yöneticimiz “Doğru söylüyorlar, ne kadar iş yapacaklarına sadece onlar karar verir” diyerek benim için “bitirici vuruş”u yapmış oldu.
Bizzat yöneticimizden gelen proje hedefleri için mücadele verip bir yandan da kendimi ona ispatlamaya çalışırken onun takımın yanında görüş bildirmesi gerçeği ile tamamen afalladım. Toplantı bittiği gibi uzun süre nefessiz kalmışçasına kendimi ofisten dışarı attım. Öğle arası boyunca yaptığım yürüyüşün sonunda sağlıklı düşünmeye başlayınca biraz öz eleştiri yapma fırsatı buldum. Belki de ,hiç istemediğim halde, başlanabilecek en kötü şekilde başlamıştım yeni iş hayatına. Şu çok kesindi ki; iş hayatıyla ilgili öğrendiğim her şeye sil baştan başlamam gerekecekti.
Görünmez Topu Fırlat
Bu tatsız başlangıçtan sonra; kendi bildiğim doğruları bir kenara bırakıp, derinlemesine gözlem yapmaya karar verdim. Yedi yılın sonunda iş değiştirdikten sonra hem de bu iş değişikliği yurt dışında olunca adaptasyon sorunu yaşayacağımı tahmin ediyordum fakat benim için uyanış olan o toplantıdan sonra bu süreci hızlandırmam gerektiğine karar verdim. İşe, “bu takımın kültürü nedir?”, “Nasıl çalışıyorlar?” onu öğrenip, en kısa sürede bu kültüre adapte olarak başlamalıydım.
Biraz düşününce ilk fark ettiğim konu her sabah yaptığımız toplantılarda da izlediğim yöntemin memnuniyetsizlik oluşturduğuydu. Kendimdeki değişime ve çalışma kültürüne adaptasyona bu toplantıda izlediğim yolu değiştirerek başlamaya karar verdim.
Yazılım ekiplerinin her sabah gerçekleştirdiği on beş dakikalık bir toplantı vardır. Uyguladığımız yöntemin kitabında der ki; herkesin söz aldığı, dün hangi işlerle ilgilendiğini, bugün neleri yapmayı planladığı, ilgilendiği işlerde önünü tıkayan bir engel olup olmadığını söylediği bir toplantıdır. Her ne kadar bu şekilde tanımlansa da, daha önceleri benim izlediğim yöntem epey bir farklıydı. Scrum Master olarak söze başlar, sırayla herkese söz verir, işlerin ne zamana yetişeceği ile ilgili sorular sorar, gerekirse “biraz daha hızlanmalıyız”, “şu güne mutlaka yetiştirmeliyiz” gibi yorumlarda bulunur, herkese söz verdikten sonra da iyi çalışmalar diler toplantıyı bitirirdim.
Benim izlediğim yöntem ile bir sabah toplantısından “askeri içtima”ya dönen bu toplantı tabi ki yeni ekibimde hoşnutsuzluk yaratmıştı. Alışık olduğum üzere, herkese “bugün ne ile uğraşacaksın?”, “Ne zaman bitirebilirsin?” gibi sorular yöneltince insanlar oldukça şaşırmış, bu sorulara memnuniyetsiz bir ifade ile cevaplar vermişti. Her ne kadar o dönemde bu tepkileri önemsemesem de, benim için uyanış olan “istenmeyen adam” olduğum toplantıdan sonra bu konuda da değişikliğe gitmem gerektiğini anlamıştım. Pilot değişiklik olarak seçtiğim bu toplantı benim için geri dönüşün anahtarı olacaktı.
İnternet’te biraz araştırma yapıp, nasıl farklı yöntemlerle bu toplantıyı gerçekleştirdiklerini öğrenmeye çalıştım. Bulduğum farklı yaklaşımlardan benim için en etkileyici olanı “görünmez topu fırlat” yöntemi idi. Toplantıda konuşmaya ilk başlayan kişinin elinde tuttuğu hayali topu bir diğerine fırlatmasıyla topu alan kişinin konuşmaya başladığı, ekipteki herkesin bu döngü ile söz aldığı ve aslında tüm toplantının kimsenin “sen dün ne yaptın, bugün ne yapacaksın anlat bakalım” diye soru sormadan tamamlandığı bir yöntemdi bu. Ekip bir diğer deyişle kendi kendine organize oluyordu. Talihsiz toplantı sonrası ilk pazartesi vakit kaybetmeden bunu denemeye karar verdim.
Sabah toplantı başladığında yüzlerde bana karşı olan tepkiler, tahmin edeceğiniz üzere hiç olumlu değildi. Tüm bu negatif atmosfere rağmen moralimi yüksek tutarak, izleyeceğimiz yeni yöntemi açıkladım. Sonrasında da “haydi başlayalım, hayali top kimdeyse o başlayabilir konuşmaya” dedim. Tabi ki, uzun bir sessizlik oldu. Bir müddet bekledikten sonra; bir arkadaş “top bende olsun” diyerek söz aldı. Konuşması bitince topu diğer arkadaşa fırlattı. İlk gerginliği atlatıp buzları kırdıktan sonra, ekipteki herkes eğlenerek birbirine görünmez topu fırlatarak konuşmayı döndürdüler. Sonunda top bana geldiğinde, ben de konuşmamı gerçekleştirdim ve toplantıyı bitirdik. Başlangıcın aksine, pozitif enerji hissedilir şekilde tüm ekibe yayılmıştı. Görünmez top tüm stresimi alarak rahatlamış bir şekilde yeni bir başlangıç yapmama olanak sağlamıştı.
Özgür Ruh
Her ne kadar bana olan yaklaşım bu eğlenceli yöntem ile değişse de, daha öğrenmem gereken çok şey vardı. Tabi bunun için de bir rol model belirlemek ve onu gözlemlemek gerekiyordu. İşe ekibi derinlemesine gözlemleyerek başladım.
Ekibimiz çok farklı milletten insanlardan oluşuyordu. Hindistan, İran, Almanya, Portekiz ve Ukrayna bunların bazıları. Kültürel farklılıktan doğan bakış açısı farklılıklarının ekibi ileriye taşıyacağına inanıyorlardı. Fakat, her ne kadar farklı farklı tarzlar olsa da ortak bir paydada buluşmayı başarmışlar. Bunun mimarı da “Özgür Ruh.”
Özgür Ruh bu ekibin lideri olmasına ek olarak, ekipteki birçok arkadaşın da bizzat işe alım süreçlerini yönetmiş. Kendisi de ekibin kurulması ile birlikte başka bir ülkeden göçmüş Berlin’e. Yazının devamında da arkadaşımızı ismiyle yad etmekten ziyade, kendisini ifade ederken kullandığı bu betimlemeyle anmaya devam edeceğim. Duyduğumda içten içe komik bulduğum bir betimleme de olsa, sonraları kendisi için çok doğru bir tasvir olduğuna ikna olacaktım. Özgür Ruh’la tanışmamız ilk iş günümde olmuştu.
İlk Gün
İlk iş günümde heyecanla ofise giriş yaptıktan sonra, departman yöneticimiz beni karşıladı. İnsan kaç yaşında iş değiştirirse değiştirsin yeni şirketindeki ilk gününde profesyonel hayata ilk başladığı günkü heyecanı duyuyor sanırım. Yeni yöneticimle, ayaküstü bir muhabbetten sonra, yöneticim beni ekiple tanıştırdı. Farklı ülkelerden çalışma arkadaşlarımın olması benim için çok yeni ve heyecan verici bir başlangıçtı. Hızlıca tanışmayı tamamlamıştık, bir kişi hariç.
Yöneticim; ekibin liderinin henüz gelmediğini, gelince mutlaka onunla da tanışmamı ve adaptasyon süresince bizzat onla iletişim halinde olmamı isteyerek kendi işlerine geri döndü. Ben de masama geçerek hem etrafı izlemeye hem de bu arkadaşı merak ile beklemeye başladım.
Saat 10’a geliyordu ki Özgür Ruh geldi. Ben de hemen yanına giderek kendimi tanıttım. Epey sıcak bir şekilde karşıladı beni. Hatta yaklaşık bir on-on beş dakika da konuşma fırsatı bulduk. Öğle yemeğine kadar yoğun olduğu için işe dönmesi gerektiğini söyledi ve nazik bir şekilde izin isteyerek işine döndü. Ben de öğle yemeğini beklemeye koyuldum.
Eski şirketimde pandemi öncesi dört çeşit yemek, üstüne de çayın yanında tatlı şeklinde yaptığımız bir buçuk bazen iki saatlik öğle aralarından farklı olarak evden getirdiğimiz yemeği mikrodalgada ısıtıp yiyeceğimiz kırkbeş dakikalık bir öğle arasına geçiş yapmıştım. Daha ilk iş günüm olmasına rağmen böyle birşeyle kaşılaşacağımı tahmin ettiğim için evden birşeyler getirmiştim.
Ben yemeğimi ısıtırken o da yanımda hızlıca bir salata hazırlayıverdi. Benim bir öğünde yan ürün olarak yiyeceğim salatanın yarısı kadar bir tabak hazırlaması karşısında merakıma yenik düşerek, “Bu kadar yemek yetecek mi?” diye sordum. “Vücuduma yetecek kadar yiyorum” cevabıyla iyiden iyiye şaşırtmıştı beni Özgür Ruh.
Yemek esnasında ben sabahtan beri içimde tuttuğum soruları sormaya başladım. Projeleri, kullanılan teknolojileri sormaya çalışıyor bir yandan da öneriler üretiyordum. “Şöyle de bir şey kullanılabilir”, “Biz bunu kullanmayı denemiştik” şeklinde heyecanla yemeği de yiyemeden konuşuyordum . Öğle arasının kısa olduğunu bildiğim için, ne öğrenebilirsem kar diye düşünüyordum. Ben ne kadar heyecanla soruyorsam, o da bir o kadar sakin şekilde cevap veriyordu.
Yavaş yavaş benim sorularımdan sıkıldığını anladığım an, ben de duraksadım ve uzun bir sessizlikle yemeğimizi tamamladık. Ben yeni muhabbet açmayınca, konuşmamız noktalanmıştı. Bu sessizliğin verdiği huzursuzlukla yemeğimizi bitirdik. Yemek bitince, Özgür Ruh gözlerini kapattı ve derin derin nefes almaya başladı. Ben de sessiz bir şekilde ve büyük bir şaşkınlıkla izlemeye başladım. Sonra gözlerini açtı ve pencereye yöneldi. “Ben biraz güneş enerjisi alacağım” dedi. Ben de peşine takıldım ve yakınlardaki yeşillik bir alana gittik. Sandaletlerini çıkarıp çıplak ayak toprağa basarak güneşe doğru yöneldi. Ben de şaşkınlıkla izledim. Yeni çalışma hayatı benim için beklediğimden çok daha sakin başlamıştı.
Roma’da Romalı Gibi Davran
Sonraları öğrendim ki bizim Özgür Ruh, spiritüel hayata kendini adamış. Senelerdir düzenli olarak yaptığı yoganın yanında, meditasyon yapıp fırsat buldukça da ünlü “guru”ların öğretilerini takip ediyormuş. Sadece vegan beslenmekle kalmıyor, suyu minarellerinden faydalanmak için bakır termostan içiyor, basit şeker içeren hiçbir ürün kullanmıyordu. Bizim kat kat palto giydiğimiz soğuk Berlin günlerinde sandalet ve şortla ofise geliyor, öğle araları da parkta ayağını toprağa basıp kendi deyimiyle vücut enerjisin “nötr”lüyordu.
Böylesine sakin ve dingin bir hayatı benimsediği için benim aceleci tavrım ilk başta yıldızlarımızın çok da uyuşmamasına sebep oldu. Takımı kendi oluşturduğu ve liderliğini de yaptığı için takım kültürünün en büyük koruyucusu oydu aynı zamanda. Biraz düşündükten sonra bu kültüre adapte olmak için en doğru rol modelin Özgür Ruh olduğuna bu sebeple karar verdim.
İlerleyen günlerde, gözlemlerime dayanarak ben de aceleciliğimi ve “verilen işi ilk bitiren olma” kültürümü bırakıp “serinkanlı” bir şekilde çalışmaya başladım. Bir işin tahmini süresi üç gün deniyorsa, “bir günde bitireyim de hemen yeni işe başlayayım” düşüncesini terk edip sakin sakin ve çok da göze batmadan çalışmaya başladım. Bir işi önceden bitirsem dahi, takımın mevcut hızı doğrultusunda ben de “ayağımı gazdan çekerek” detaylı kontroller yapıyor, nasıl daha iyi bir yaklaşım ile bu işi yapabiliriz diye araştırma yapıyordum. Profesyonel hayatta ilk defa sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmadan iş yapmak gün geçtikçe hoşuma gidiyordu.
İlk haftaki toplantının aksine sonraki planlama toplantılarında ise kendi fikrimi belirtmeden önce herkesin fikrini soruyor, sonra da “takım ne karar verirse o şekilde ilerleriz” diyerek kargaşadan uzak, gülüşmeler ve iyi dileklerle biten huzurlu toplantılar organize ediyordum.
Bu yeni tarzımla birlikte , ekip de beni daha çok benimsemeye başladı. Bir ayın sonunda hem birlikte uyum içerisinde çalışan hem de öğle araları ya da iş çıkışları gibi sosyal zamanlarda da birlikte vakit geçiren bir iş ortamına kavuşmuştum.
“Roma’da Roma’lılar gibi davranmalıyız” demişti, Amerikan Fabrikası Belgeseli’nde Çin’li fabrikatör, yönetimdeki diğer kişiler fabrikanın girişine Çin’i betimleyen simgeler koymak istediğinde. Benim için de işe başladığım hafta “istenmeyen kişi” ilan edildikten sonra ekibin bir parçası olma serüveni tam da bu şekilde gerçekleşti. Kendi doğrularımla yaklaştığım ekip, hiç de alışık olmadığım bir tepki ile beni uzun uzun düşünmeye sevketmiş ve sonunda da yeni bir çalışma kültürüne adapte olmama sebep olmuştu. Roma’lı gibi davranmak hem işe yaramış hem de keyif aldığım bir çalışma kültürü haline gelmişti.
İlk ayın sonunda her şey neredeyse tamamen yoluna girmişti, tek bir konu haricinde. O da kendi yöneticimle henüz bir diyaloğumun oluşmamış olmasıydı. İşe başladığımız günden beri sadece “günaydın” ve “iyi akşamlar”ın ötesine geçememiş olmak, beni hem tedirgin ediyor hem de şirkette güvende hissetmeme engel oluyordu. Sonuçta yöneticimiz üç ayın sonunda bir “tamam mı, devam mı” kararı verecekti benim şirketteki geleceğim için.
Eski şirketimde yöneticilerimden aldığım geri dönüşlerle hem kendimi geliştirme fırsatı buluyor hem de yolunda gitmeyen şeyleri düzeltebiliyordum. Fakat yeni şirketimde yaptığım işlerin üst yönetimde nasıl değerlendirildiği ve benle ilgili düşünceleri hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bu bilinmezlik de benim için başlı başına bir stres kaynağı olmuştu.
Devam eden günler bu tedirginlikle geçerken, bir cuma günü ilk defa yöneticimle uzun bir konuşma fırsatı buldum. Maalesef pek de beklediğim şekilde gerçekleşmedi. Tüm bunların sorumlusu da enteresan bir şekilde taze fasülye yemeği idi. Onu da ikinci kısımda anlatayım.
Görüşmek üzere…